30 Aralık 2009

Merhaba arkadaşlar! Bugünkü konumuz Ilgın'ın "New Year Massacre" Kurabiyeleri. Ehem, bugünkü Seçil Hoca dersimizde yeni yıl kutlama amaçlı olarak biraz tıkındık. Herkes birşeyler ya yapmış ya almış olarak geldi derse. Blue Velvet izleme ödevimiz yanında bir de bu vardı anlayacağınız. Pek güzel pek lezzetli şeylerle geldi herkes. Mesela Can sangria yapmış gelmiş. İçimdeki sangria sevgisine dur diyemiyorum. Yapılı olara ayağıma kadar gelmişse hele iç iç iç. (Buradan Can'a ellerine sağlık dileklerimi yoluyoruuuuum.) Ye ye ye. O şekil keyifli bir ders geçirdik. Ben de her zamanki sapkınlığımla kurabiye yapma kararı almıştım. Yaptım, çok da lezzetli oldu, herkes tarifini istedi, (tarifini istiyorsanız özele gelin.) Ancak şöyle bir durum oldu kurabiyelerimi yaparken: İki renk gıda boyası tercih etmiştim süslemesi için; yeşil ve kırmızı (hani dedim yeni yıl ruhu falan.) Gel ve de gör ki yeşil bulamadım, kırmızıyla yetinmek durumunda kaldım. Ve ortaya şöyle bir sonuç çıktı:


Kutladığımız şey Cadılar Bayramı olsaydı eğer daha uygun olabilirdi tabii, farkındayım. Ama pek lezzetliydi! Pek beğenildi, ehem. Zaten ben inatla insanların gözüne sokmasaydım ("Bakın bakın! Size New Year Massacre Cookie yaptım ehöhehö!") kimse kurabiyelerimin üstündeki cinayet işlenmiş izlenimi almayacaktı. Hayır! Kimseyi öldürmedim! Yoksa?!?!?!


Kanıtı da sunmuş bulundum böylelikle, bence polisi arayın (911). Fakat kurabiyelerimin süslemesi Blue Velvet'la pek uyumlu oldu. Bir de kurabiyeler kulak şeklinde olsaydı...

Yalnız bu blog girdim nasıl olmuş, yemek tarifleri üzerine yazan bayanlar gibi değil miyim? Yaşlı hissettim lan!

Öf be öf! Başım! Migrenim.

Ooooo yarın 31'iymiş. Senenin sonu... Yeni yıl yeni yıl yeniyılyılyılyıylıylyıylıylyıyly.

***Fotoğraflara dıklayınız.

29 Aralık 2009

Evet efenim, sıkı imdb takiplerim sonucunda Sherlock Holmes'un Türkiye'de vizyona girme tarihini öğrenmiş bulunmaktayım. Bu blog'u okuyan bir yığın insana heyecanla Sherlock Holmes'dan bahsedip vizyon tarihini söyleyememek ağırıma gitmişti doğrusu. Hemen öğrendim, paylaşmak istedim: 15 Ocak 2010.


Şahsen bu filmi heyecanla beklemekteyim. Bu heyecanımın sebeplerinden ikisi Robert oh-so-hot Downey Jr ve Jude the-fucking-sexy-british-accent Law olabilir mi? Belki olabilir. Öhem. Ama bakınız:

İzlenesi değil mi?

Bekliyoruz bakalım. Ayrıca, bir haftadır herhangi bir film izlememiş olmanın getirdiği tuhaf hisler beni bir acayip yaptı.

Bugün dünkü o enerjim yok. Neden acaba neden neden?


Ha?


Ve neden geçirmekte olduğum her gün boşa geçirilmiş gibi hissettiriliyor bana? Neden?


Ha?

28 Aralık 2009

Göz möz kalmadı bende.

Evvet, saat üçe gelmek üzere ve ben şu ana kadar sadece iki sayfa ilerleyebilmiş bulunmaktayım. Ayrıca; I would like to congratulate myself for being a great dumb-ass. Kütüphane'de Türk Amerikan İlişkilerinde Kıbrıs diye bir kitap buldum. Neden daha önce bulamadım diye kendime kızmayı bitirdikten sonra sunuma sadece bir hafta kadar kalmışken kitabı okumaya koyuldum. Eklemeler yaptım. Sonunda kaldığım yere geldim. Ancak bu olanlardan sonra kendimde sunuma devam edecek gücü bulamayıp blog'a saldırdım. Cidden, bir denge oturtmalı şu konuda da. Yazmadım mı hiç yazdım mı hep... Olmaz böyle.

Ay! Hayat çok zor!

Uykum da geldi. Bir film patlatmak istiyorum deli gibi. Hatta, sinemaya gidip Avatar izlemek isityorum ama şu sıralar herkese bıdı bıdı ettiğim gibi 3 saat film izleyecek vaktim yok. O yüzden 1 buçuk saatlik bir filmle yetinmeliyim. Günün sonunda duruma göre bakarız artık....

O değil de Allende'nin son kitabını söyledim internetten. Bir ay kadar önce geldi. Kenarda duruyor. Bakışıyoruz. Ben iç çekiyorum özlem dolu, o küstah küstah duruyor tepkisiz. Ara tatile hepsiiiii ara tatile! Gerçi ara tatilde de benim tatilim yok ve sürekli bir planlar yapıyorum. Yine yetişmeyecek bir tanesi bile. He he he! Eğlencesi burda!

Öyk. Kahve ve devam.
Öhöm.

27 Aralık 2009

Ilgın Aktener brought to you by Samsung Corby...

Oh be! Kimsenin dalga geçmelerine maruz kalmadan rahat rahat Romantik Radyo dinleyerek Johnson Mektubu'nu en kısa şekilde özetlemeye çabalamak ne kadar da keyifliymiş lan!

Dün Mete'ye cinayet işlediğimi söyleyip ortadan kayboldum. Amacım panik yapmasına sebep olmaktı ancak hıyar sallamamış bile.

Kapalı ama keyifli bir sabah. Bu olumlu halimi neye borçluyuz acaba? Bilsem söylemez miyim be ablacım? Bilmiyorum.

Allah! Şarkıya gel!

It's late in the evening; she's wondering what clothes to wear.
She puts on her make-up and brushes her long blonde hair.
And then she asks me, "Do I look all right?"
And I say, "Yes, you look wonderful tonight."


Topunuzu-keserim-adam owns us all!

Kıbrıs sunumuyla geçen günün sonuna doğru delirmek bu olsa gerek. Uğraşmaya devam etmekteyim. 3 sayfa kadar yol aldım. Neden ilerleyemiyorum diye soruyorum kendime, verecek bir cevap bulamıyorum. Ancak, bu satırları okuyan sizler nedenini çok iyi biliyorsunuz. Hatta içinizden "Eh be Ilgın'ım durmuş blog yazıyorsun, sabahtan beri nelerle uğraşmışsındır bunun haricinde kim bilir!" bile diyor olabilirsiniz. Haklısınız tabii. De işte... De işte ben saatler boyu aynı işi yapabilen bir insan olsaydım belki dünyayı tersine çevirmiş bile olabilirdim şimdiye.
Açım.
Sevgiler, Ilgın.

26 Aralık 2009


Bu da benden tüm tatlı kızlara ve oğlanlara gelsin.

Hayır Alev olmasa beni kimse dürtmeyecek, ben yazmayacağım. Geçenlerde kızdı bizim Cenifır bana, çemkirdi hiç yazmıyorum diye. Neymiş, merak ediyormuş falan... Yediğim fırçanın üzerine iki hafta kadar geçti, yine yazmadım. Bugün, 100 ay sonra Alev'i görmenin verdiği motivasyonla yazayım dedim. Yazıyorum. Yazdım.

Bugün ne mi oldu? Güne bir dersin ara final makalesini yazarak başladım, iki saat içinde bitirmeyi planlıyordum. Bitiremedim. Hatta şu anda bile uğraşmaya devam etmekteyim. Kıbrıs sunumu yine yarına kaldı, Kıbrıs sunumundan ötürü panik ataklar..! Dur, lan! Günü anlatıyordum. Neyse, sonra gittim teeeee Bostanlı'ya bizim kızı görmeye. Yanında Can ve de Sema olmak üzere iki arkadaşı vardı. Can'ı zaten bilirdim, Sema'ylan tanıştım. Kaynaştık. Gülüştük, eğlendik. Sonra Sema gitti, biz de teDbil-i mekan ettik (dilim sürçtü de tebdil-i mekan diyemedim, Alev hemen yüzüme vurdu hatamı, canım benim.) Yeni mekanda ben, Alev ve Can kaldık. Elektrikler gitti, epey neşeli saatler geçirdik. Sonra Gözde ve erkek arkadaşı geldi. Sonra ben gittim. Sonra eve geldim. Sonra ders başına oturdum, oyalanıyorum, as usual (British aksanı ile.)

Birazdan, sol kolonda bir wishlistimsi göreceksiniz. O da yeni bir girişim. Hani yeni yıla hep hayvanlar gibi abartılı planlarla gireriz ya, ondan vazgeçtim bu sene, tamamen, nasıl olsa olmuyor dedim, takılayım bari ufak isteklerle diye düşündüm, sizinle de paylaşmak istedim, yaptıkça da işaretlemeyi planlıyorum, önerilere de açığım, beraber de şunu yapalımlar falan hep kabulüm, amin!

Evet, bu kadar mı? Bu kadar.

28 Kasım 2009


Dolaplı oda dediğimiz odanın tuhaf, karmaşık tavanı. Özge bir keresinde bu odaya "MTV Cribs'deki Mariah Carey odası" demişti, gülmüştüm. Ortası epeyce geniş olduğu için yatması çok zevkli oluyor ama tavan rahatlatıcı değil. Ne bileyim, biraz kafamı bulandırıyor. Tavan lan bu, tavan!
Mete'yle taze konuştuk (o sırada Owl City-Fireflies dinliyordum -Mete sağola), ben hep "Gevur olsaydım da İzmir'e turist gelseydim keşke." diye düşünürüm, bunu konuştuk işte. Bana nedense herkes böyle bir düşünce geçirmiştir kafasından en az bir kere gibi geliyor. Mete'ye ilginç geldi. Benim merak ettiğim kafasından bu düşünceyi en az bir kez geçirmiş kişiler kimler? Tabii okuyan bir avuç insana (bunu yineliyor olmam ne göstergesi :) yöneltilmiş bir soru bu. Neyse.
Bugün aman sabahlar olmayacak. Oley!

26 Kasım 2009

Kaç günlerdir bir iki kelime birşeyler yazmak istiyorum buraya. Hatta gün içinde en az bin kez "Aha! Bunu blog'a yazmalıyım!" diyorum kendime, sonra ne oluyor, ne bitiyor, bilmiyorum, aslında biliyorum, yazmıyorum. Kaynıyor gidiyor, koşuşturma, sıradan ve günlük şeyler derken.

Bu akşam "Oh be!" dememi ve gülmekten karnıma ağrılar girmesini sağlayan İbo ve Çağatay'a öncelikle teşekkür ediyorum. (Bu ne lan, Oscar aldım sanki.) Cidden, tatil başlangıcı kokan, güneşli bir gündü bugün ama ben karanlık içimden kurtulamadım. Akşam çıkana kadar da öyle kaldım. İbo'nun koyunumsu saçlarıyla (uzamış da) karşıma çıkmasıyla herşey değişti. Özlemişim epey, zaten görünce neşelenmiş bulundum. Sonra kendimizi Bornova'ya atıp hop kafe, hop bar, hop tatlı amacıyla fırın dolaştık. Tabii Çağatay katıldı. Muhabbet şamata derken gecenin "Haydin şat atalım kafa olalım" kısmına geldik. Ben bu öneriyi reddettim sakince, onlar şatlarken ben kenardan izledim. Kafa oldu gençler, ondan sonra şenlik ve "gülmekten karnıma ağrılar girdi" kısmı başladı. Dönüş yoluda bir maceralıydı, şarkı söyleyerek tepinerek ilerledik bir kısım. Sonra yorulduk sesimiz soluğumuz kesildi. Bir ara "Aha bir herif takip ediyor." diye paranoya yaptık, Çağatay adama tehtidkar bakışlar fırlattı, adam bizi takip etmiyormuş, bir iki dakika sonra başka sokağa saptı. Falan filan.

Oh be, tatiltatiltatiltatil. Diyorum da çalışmam da gerek ama biliyor musunuz fena motive olacağım bu tatilde. Eheh, saat 01:34, Ilgın için uyku vakti.

İyi geceler, oley oley.

19 Kasım 2009

Banyo tavanı:





Rahatlatıcı








mı?





Dün Hedwig and the Angry Inch'i izledim. Can pek bir hevesle anlatmıştı. Gerçekten de dediği gibi çok sembolik ve çok yoruma açık bir film. Herkesin kendinden birşeyler bulabileceğini düşünüyorum.


"Extra big-ass" sıkıntımla bu kayda da burada veda ediyorum. Haydin.

17 Kasım 2009

Sayısız kez paylaşmışımdır bu şiiri birileriyle. Yani bu blog'u takip edenlerin büyük çoğunluğu okumuştur şiiri. Yine de paylaşacağım, öyle istiyorum.

"Charles Bukowski - Melancholia

the history of melancholia
includes all of us.
me, I writhe in dirty sheets
while staring at blue walls
and nothing.
I have gotten so used to melancholia
that
I greet it like an old
friend.
I will now do 15 minutes of grieving
for the lost redhead,
I tell the gods.
I do it and feel quite bad
quite sad,
then I rise
CLEANSED
even though nothing
is solved.
that's what I get for kicking
religion in the ass.
I should have kicked the redhead
in the ass
where her brains and her bread and
butter are
at ...
but, no, I've felt sad
about everything:
the lost redhead was just another
smash in a lifelong
loss ...
I listen to drums on the radio now
and grin.
there is something wrong with me
besides
melancholia."
Bu Bukowski aşkı bitmeyecek onu biliyorum. Bu melankolik haller de bitmeyecek. Zaten, "there is something wrong with me besides melancholia."

Geçenlerde okuldan geldim, kıyafetlerimi çıkardım, pijamalarımı giymek üzereyken evde kimsenin olmamasını fırsat bilerek ve bir anlık aklımı kaçırarak iç çamaşırlarımla yere yattım. Bir süre tavanı izledim, düşünmedim, izledim. Ve bunu her odada gerçekleştirdim. Epey üşüdüm, ama aydınlatıcı bir deneyimdi. Cidden.
Odam en tanıdık tavan, salon da fena değil bu konuda (salonda takıldığım zamanlar genelde yerde otururum ve bazı bazı uzanırım)... En huzurlu tavan ise banyonunkiydi. Neden bilmiyorum. Öyleydi. Sırayla tavanları paylaşacağım sizlerle. Biraz delice, biliyorum. "But we're never gonna survive unless we get a little crazy." Buyrun odam:




16 Kasım 2009

Bu ne şimdi? Yengeçsel gelgitler mi?

Haftaya nasıl başlarsan hafta öyle mi geçer?

Sıçtık o halde...

10 saniye lan... 10 saniye içinde inişe geçebilir mi bir insan?

Bir de "Whatever Works" tavsiye edilir.

"I happen to hate New Year's celebrations. Everybody desperate to have fun. Trying to celebrate in some pathetic little way. Celebrate what? A step closer to the grave? That's why I can't say enough times, whatever love you can get and give, whatever happiness you can filch or provide, every temporary measure of grace, whatever works. And don't kid yourself. Because its by no means up to your own human ingenuity. A bigger part of your existence is luck, than you'd like to admit. Christ, you know the odds of your fathers one sperm from the billions, finding the single egg that made you. Don't think about it, you'll have a panic attack."

Whatever Works

15 Kasım 2009

Öh be Ilgın be, süründürdün şu kitabı! Hem de ne süründürdün!

Evet, evet. "On the Road"dan bahsediyorum. Uzun bir aralık kapağını kaldırmadım kitabın, ama bu haftasonu azmettim, bitirdim. Var bir iki paylaşacağım kısım. Buyrunuz:

"'What does your brother do on a summer's night?' He rides around on his bicycle, he hangs out in front of the dosa fountain. 'What is he aching to do? What are you aching to do? What do we want?' She didn't know. She yawned. She was sleepy. It was too much. Nobody could tell. Noboy would ever tell. It was all over. She was eighteen and most lovely, and lost."

"What difference does it make after all? -anonymity in the world of men is better than fame in heaven, for what's heaven? what's earth? All in the mind."

"Dean took out other pictures. I realized these were all the snapshots which our children would look at someday with wonder, thinking their parents had lived smooth, well-ordered, stabilized-within-the-photo lives and got up in the morning to walk proudly on the sidewalks of life, never dreaming the raggedy madness and riot of our actual lives, our actual night, the hell of it, the senseless nightmare road."
Of be ne yorulmuşum ya... Ehem ehem.

Geçen Çağatay ve Cem'leyim. Bunlar yine kendi aralarında bir muhabbete daldılar. Ben de takılıyorum. Gayet mutlu ve huzurluyum, kahve mahve içiyorum. Bir an bunlar surat astığımı sandılar. Yok suratsız muratsız derken, Çağatay beni Scarface'teki Elvira Hancock karakterine benzetti de güldük. O değil de mişel fayfır da pek güzel.



Idiocracy ve Sleeper ovırdozundan beyin ölümüm gerçekleşti. Diyorum ki: This brain is permanently unavailable, please avoid using smart-ass references while communicating. Bir ara Whatever Works de izlemek lazım.

Bu kaydı yazdıktan epey sonra yayınlamış bulunmaktayım.

11 Kasım 2009

Şu hissi biliyor musunuz?

Oturuyorsun, sebepsiz yere içinde bir huzursuzluk... Defalarca "Kötü birşeyler olacak." diyorsun, oturduğun yerden. Bazı bazı bir duygusal ayaklanma oluyor içinde, öyle ki ağzından fırlayacakmış gibi oluyor o duygular. Duygu kusacakmışsın gibi... O ara kalkıp masanın üstündeki herşeyi yıkmak istiyorsun. Bağıra bağıra ağlamak... Duruyorsun, kendini tutuyorsun. Öyle şeyler yaparsan manyak olduğunu düşünürler çünkü. "Cık cık cık" derler. Sakinleşmek için etrafa bakıyorsun, köpeğin çekirge yemeye çalıştığını görüyorsun, çekirgeyi kurtarmak için deliriyorsun, kurtarıyorsun. Biraz rahatlar gibi oluyorsun. Ardından anneni arıyorsun, annen telefonunu açmıyor diye gözlerin doluyor, hava sağlam yağmurlu, sen de yengeç burcusun, panik ataksın.

Çözüm olarak uyuz ama sevgili James Blunt'ı açıyorsun. Birileri başka şarkılar atıyor, al dinle bak sakinleştirir diyorlar. Dinliyorsun, hafif bir rahatlama oluyor tabii. Yine de sinirlerin bozuk, sonunda saçmalıyorsun. Biri diyor kendin çekiyorsun bence kötü şeyleri, öteki başka birşey. Biriyle düşünüyorum öyleyse varım muhabbeti yapıyorsun. Başkasıyla konuşurken tüm konuşmaların toplamının bir sonucu olarak "tedirgin hissediyorum, kesin birşey olacak" tezini çürütüyorsun. Diyorsun ki kendimi şartlamışım en başta, şimdi de ne zaman böyle hissetsem algıda seçicilik yapıyorum, kötü olayları gözüme gözüme sokuyorum, demek ki düşünüyorum öyleyse varım. Tamam birşey olmayacak.

Sakinliyor gibi oluyorsun. İyi, güzel, tatlı yağmur... Daha beş on dakika geçiyor. Masa lamban gözüne ilişiyor. Masa lambanı alıp duvara vurmak için dayanılmaz bir istek duyuyorsun, James Blunt'a küfür edip müziği kapatıyorsun.

Hayırlısıylan sıyırmadan atlatıcaz.

Böyk

7 Kasım 2009

Oha! Saat beş olmuş. Hayata bak! Zart diye gitti gün resmen. Neyse.

Sanırım, iki saat kadar önce ikinci gözetmenliğimden geldim. Üzerinde "The Art of Doing Nothing" yazan pijamalarımı giydim. Şimdiiiii, bu pijamaların üzerimdeki etkisi çok büyük. Gerçekten, ne zaman bu pijamaları giysem, birşey yapmıyorum. En azından öyle sanıyordum. Tamam, birşey yapmıyorum ama arada, sıkılıdığımda kalkıyorum, köpekle boğuşuyorum. Veya sevimsiz msn'in başına geçip bir iki kişiye sarıyorum. Bir heyecan, bir şamata oluyor yani. Tamamiyle birşey yapmamak gerçekten sanatmış meğer. Sınavlara girip gözetmenlik yapmak mesela... Bu sanatın yaygın bir örneği... Of ayrıca, nutella kaşıklayan hoca mı olur lan? Nutella kaşıklamayı bırakmam lazım. Yoksa asla tam anlamıyla hoca olamam!

Evet, gece yine bir yığın rahatız rüya gördüm. Gün içinde unutmuştum. Biri özellikle canımı sıktı. Eve geldiğimden beri ise kalbim sıkışıp duruyor. Bunun sebebini de biliyorum, ancak buralarda konuşulacak konular değil bunlar.

Ay ay ay, daralttım yine. Anlatacak neşeli hikayelerim de var aslında. Ama anlatamıyorum! Lanet olsun, komik hikaye isteyen özele gelsin :)

Ben bundan sonra kalın topuklu ayakkabılarla gezeceğim hep. Onlarla yürüyebiliyorum. İnce topuklularla ve düzlerle yürüyemiyorum. Araba durdu bugün yanımda, yavşak erkek hayvanının teki... Yol sordu, yolu tarif ettim. "Geçmiş olsun," dedi adam tarifin ardından, hemen sonra da ekledi: "Bırakayım mı?" Gülümsüyor ama bir yandan. Küfür edip devam ettim. Tek başımayken nasıl böyle saldırgan oluyorum ben? Heralde "Ulan adam birşey yaparsa olan ancak bana olur, salla gitsin." gibi bir düşünceye sahibim. Birileri varken yanımda böyle saldırgan olmuyorum, korkuyorum çünkü, ben birşey diyeceğim, yanımdaki (ki genelde erkek kişiler oluyorlar) birşey deme ihtiyacı hissedecek, sonra birşeyler olacak. Gerek yok.

Bunların üstüneee klasik Ilgın sorusu geliyor: "Bir korku filmindeyiz hep beraber. Siz kaçanlardan mı olursunuz yoksa tanımadığınız insan için bile kendini tehlikeye aran cesur kahramanlardan mı?"

Ben heralde kendimi feda ederim her türlü diyorum. Belli de olmaz, malum "%+? korkusu" dediğimiz bir kavram mevcut.

Son olarak (daha önce birileriyle paylaştığımı hatırlıyorum bu şiiri, parlak bir zeka, büyülenmiştim açıkçası):


5 Kasım 2009


Bir gün içinde üçüncü blog kaydım, hadi bakalım... Şu "beat"leri hep merak etmişimdir, incelemişimdir ucundan kıyısından. Sonunda fırsat buldum da şu Jack Kerouac'ın "On the Road"u okumaya başladım. Yüksek lisansta bayıldığım hocamın dediği gibi Walt Whitman'ın söylediklerini zamanlarına uyarlamışlar izlenimi veriyor gerçekten de adamların yazdıkları. Yalnız Kerouac amcanın kitapta söylediği bir takım şeyleri sizlerle paylşamdan edemeyeceğim:

"...because only people for me are the mad ones, the ones who are mad to live, mad to talk, mad to be saved, desirous of everything at the same time, the ones who never yawn or say a commonplace thing, but burn, burn, burn like fabulous yellow roman candles exploding like spiders across the stars and in the middle you see blue centerlight pop and everybody goes 'Awww!'"

"What is that feeling when you're driving away from people and they recede on the plain till you see their specks dispersing? -it's the too-huge world vaulting us, and it's good-by. But we lean forward to the next crazy venture beneath the skies."

"Bitterness, recriminations, advice, morality, sadness -everyting was behind him, and ahead of him was ragged and ecstatic joy of pure being."

Henüz kitabı bitimedim. İlerledikçe, paylaşacak şey çıkarsa tekrar yazarım.

Huzursuz insanların en sevdiği şey yollarda olmak değil midir?
Ayrıca; www.tureng.com =)

Şiddete eğilimim yoktur, asla olmamıştır (Mete hariç!) Olsun da istemiyorum. Ancak sokakta yürürken, metro beklerken, otobüsteyken karşılaştığım erkek hayvanları ve bu erkek hayvanlarının davranışları beni vahşi isteklere sürüklüyor. Sinirlendiriyorlar.

Of ben çok pislik bir kızım, yine kendime hakim olamadım ve çiğ köfte dürüm aldım, eve koştum, oturup "How I Met Your Mother" eşliğinde ikisini de götürdüm. Bu iş nereye varacak bir fikrim yok.

Bunları yazarken Jason Mraz'den The Remedy çalıyor, nakarat şöyle: "I won't worry my life away. I won't worry my life away." Ulen Jason, ne güzel demişsin demesine ama bu karmaşa, bu koşturma içinde nasıl yapacağız onu? Bir de onun aklını ver. He mi gülüm?

Sevgili okulum gözetmenlik üstüne gözetmenlik vermekte. E ben de kendimi sürekli sıkıcı bir takım maceralara sürüklüyorum. Bir de çabuk yoruluyorum. Doğal olarak vaktim kalmıyor. En iyisi spora başlayıp bünyemi güçlendireyim. Ya da eskisi gibi üç dört saatlik uykuyla yaşayabildiğim bünyeme geri döneyim. Dün resmen 11'de yattım uyudum. Sabah 6'da kalkacaktım ama!

Başka başka?

Yok başka.


Sabah okula geliyorum, gözetmenliğim var, hoca erken gelin demiş, erken çıkmışım yola, ototbüsteyim, okula az kala bir kız gördüm, aman tanrım nasıl da güzel bir kız! Tamamen erkeklerden hoşlanan bir insan olaraktan (tersini iddia eden bir takım zibidiler çıkabilir :) epeyce etiklendim kızdan. Suratında bir gülümseme, yürüyor, muhtemelen okula doğru, çünkü okul üniforması giymiş. Kırmızıda mı ne durduk o ara, kıza bakabildim bir süre, etrafından bir yığın insan geçti kızın, kimse de dönüp bakmadı. Ben küfür ettim insanlara. Dedim, "Baksanıza! Şu gülümsemeye bakın hele! Geri gülümseyiverin siz de! Eminim gününüz olduğundan daha güzel geçecek!" Kimse dönüp bakmadı.

Neyse, ben neşeliydim genel anlamda bugün. Kızın gülümsemesi etkili demektir. Sonra fark ettim ki gözetmenlik dünyanın en sıkıcı işiymiş. Düşünsenize, iki saat boyunca tek yaptığınız şey zavallı yavrucakları izlemek. Bir deneme yaptım, göz göze geldiğim öğrencilere gülümsedim bazı bazı. Gülümsediklerim pek "of"layıp "puf"lamadılar. Benim gülümsemem etkili olduysa da ne mutlu bana.

Kıssadan hisse: Güne gülümseyerek başlıyoruuuuuz.
Foto: Ilgın
Model: Doğacan


3 Kasım 2009



E ben sürekli "Prado'da Guenica'yı gördüm.", "Guernica Prado'daydı." gibi cümleler kuruyorum, kimse de beni düzeltmiyor "Hıyar! Guernica, Reina Sofia'da bikerem!" diye. Picasso sever yavrum İboş'a da sevgilerimi yolluyorum bu vesileyle.

Facebook'a kafa tutuyorum:

Damla Bayır's birthday Today.

Bebek, doğum gününü kutluyorum, öpüyorum ve Bookstora diyorum =(

O değil de yine açım!

2 Kasım 2009



Not: Issız Adam izleyeceğime Big Bang Theory izlerim daha iyi!

En çok da küçük erkek çocukları ve balık oltalarından korkuyorum. Küçük erkek çocuklarından korkuyorum çünkü kendilerinin bir sonraki adımlarının ne olacağını kestiremiyorum. Bir de bağırıyorlar. Çok bağırıyorlar. Bağırani, belirsiz, saldırgan yaratıklar. Zararlarını hiç görmedim ama neden bilmiyorum korkuyorum.

Balık oltalarına karşı duyduğum korku bambaşka. Ne zaman balık tutan biri görsem, o kişinin oltası bana takılacakmış sanıyorum. Sanmakla kalmayıp o sahneyi kafamda istemsizce canlandırıyorum.

Dün Kordon'da yürüyorum kendi kendime, annemin yanına gideceğim. Balık tutan ufak bir oğlancık gördüm. Tahmin edersiniz ki koşarak uzaklaştım.

En çok da neye seviniyorum biliyor musunuz? İyi geçen ameliyatlara ve sevdiğim insanların tazecik ilişkilerine... Ay bir de Rusya'dan dönen dosta seviniyorum ama bu kısmen yersiz bir sevinç!

En büyük utancım ise yolculuk günlüklerini yazmaya başlamamış olmam. Alev'in yüzüne nasıl bakacağım bilmiyorum.

Bir de açım. Çok... Açım lan!

27 Ekim 2009

Şu kadını da yemek istiyorum:



En son turda, otobüste uyuklarken canlı sayılabilecek bir rüya görmüştüm. Ne hikmetse bir de iki gecedir görüyorum. İlki dünyanın sonuyla ilgiliydi; işte eyvah küresel ısınma, eyvah 2012 diye diye getiriyoruz dünyanın sonunu. Neymiş, üç gün içinde bir ara atmosfer boku yiyecekmiş. Dolayısıyla biz de yiyecekmişiz. Sevdiklerimizle vedalaşalımmış. Ben inanmıyorum tabii. Gelmez dünyanın sonu monu, ben daha 80 sene daha yaşayacağım diyorum kendi kendime. Böyle düşünceler içinde yürüyorum. Bir yerden geliyorum daha doğrusu. Bir de görüyorum ki bizim evin önündeki park göl olmuş (ne alakaysa). "Aha" diyorum, "Sıçtık!". Babamı arıyorum, eve gelin diyorum. Uyandırdım kendimi zorla. Sevmiyorum böyle canlı ve huzursuzluk verici rüyaları.

Bu geceki rüyam ise olabildiğince abuk sabuktu. Bizim sarışınlayım (Yasemin), bir yığın insan var da tanımıyorum kimseyi, bir Yasemin'i biliyorum. Böyle kalabalık bir caddenin kaldırımındayız. Dev bir apartmanın önünde. Bir herif birşeyler anlatıyor. Dinliyoruz. Sonra tango yapıyorum, Yasemin'le... Hayrola!

Dün bir ara açtım blog sayfamı, bir de baktım Alevtor yorum yapmış: "ya yaz hep arada bırakma sizi sensiz." demiş :) Ben de onun bu isteğini göz önünde bulundurarak "bizi bensiz" bırakmıyorum. Şaka bir yana, özledim bu hıyarı da. Yalnız, sabah Ekin'in "Ben kapının önündeyim, geldim, hadi çık." çağrısını aldığımda henüz giyinmemiş olduğumdan yolculuk günlüklerini yazdığım defteri alacak vakit bulamadım. Alsaydım yazacaktım ilk iki günü. Yavaş yavaş yazarım. Aralara da foto şerpiştiririm. Oh, yeme de yanında yat.

Ayrıca, buradan Saygoş'un doğum gününü kutlar, gözlerinden öperim.

Görüyorsunuz, bugün ne kadar neşeliyim (miyim?) Sanırım Yasemin'le "tutkulu bir tango" dansı yaptığımız için bu neşe. Tövbe!

Son olarak; "A foolish consistency is the hobgoblin of little minds, adored by little statesmen and philosophers and divines." diyerek Ralph Waldo Emerson'ı anıyor ve kendinizle çelişmeniz dileğiyle diyerek sözlerime son veriyorum.

23 Ekim 2009

Merhaba sevgili siber günlük...

Evet, evet... Biliyorum. İstediğin gibi küfür edebilirsin bana. Seni ihmal ettim. Ama bu konuda zaten önceden seni ve herkesi uyarmıştım. Ben keyfimce, o ara ne istersem o şekilde davranırım genellikle. O ara yazamadım, içimden gelmedi. Bu ara içimden geliyor, yazacağım. Yine içimden gelmezse yine yazmam. Belli olmaz.

Okuyanların zaten beni tanıdğını göz önünde bulundurarak, son bir aydır neler olduğundan pek bahsetmeyeceğim. Kısaca söylemek gerekirse, yüksek lisans hayatım bir süratle başladı ve son hızla devam ediyor. Aynı zaman, sevgili bayan Ekonomi'de de çalışmaktayım. Falan filan...

Güne Amerikan tarihi sunumumla başladım. Çok parlak olmadığını itiraf etmek durumundayım. Ama bu tamamen benim yengeçliğimden kaynaklanıyor olabilir. Zira sunumumum kötü olduğuna dair bir yorum almadım. Bakalım ya, hepcene göreceğiz.

Sunumdan sonra Hacer'le kendimizi güneşe attık. Hacer okuması gereken oyunla cebelleşirken ben de pek sevgili bok çukurumla iletişim kurdum. Ondan hoş olmayan haberler aldım. Gerçi kendisi bunları büyük bir olgunlukla karşılamakla beraber pek bir pozitifti. Benim canım sıkıldı. Ama hep dediğimiz gibi "Kaderde varsa düzülmek, neye yarar yüzülmek." Değil mi? Fakat, bu olay, bilmediğim sebeplerden ötürü beni blog'uma yönlendirdi. Yönlendirdi, evet, yazmak için bir istek doğdu içimde. Hem de nasıl bir istek... Olumlu bir istek... Bugün, blog'a hep güzel şeyler yamaya karar verdim. Bunu yine elimden geldiğince yapacağım. Yani yine sonuna kadar gibi bir söz yok. Gittiği yere kadar ve bok çukuru için :)

Ehem, günün ilerleyen saatlerinde, hayvani bir öğlen yemeğinden sonra, Drama dersimize girdik. M Butterfly isimli bir oyun okuduk, tavsiye edilir. Çok keyifli bir ders oldu yine, hocamız choclate cookies getirmiş, nasıl güzel geldi, nasıl güzel geldi... Gerçi Can'ın kısırı daha hora geçmişti. Şişt! Çaktırmayın. Ders çıkışında Hacer bir anda "Gitmem lazım!" diyip kaybolunca kaldık Can'la. Bunun üzerine Can "Ya biz ders çıkışlarında hep dağılıyoruz, dedikodu yapamıyoruz." diyince dedik hadin biraz takılalım, kahve mahve içelim. Gittik, oturduk, çok derin, ufuk açıcı konuşmalar yaptık. Gülmekten de geberdik. Sonra dağıldık.

Bahsettiğim yazma isteğiyle eve geldim. Kendimi laptopımla yatağıma attım ve işte karalamaca... Bu akşam Başak'cığımı görmek uğruna kendimi sokaklara atıyorum. Hazırlanmam gerek, o yüzden sizleri bu günlük kıvamında lavuk yazıyla başbaşa bırakıp uçuyorum.

Ve söz, yolculuk günlüklerini de yazacağım! Fotoğraf da koyacağım! Yemin ederim! Bir de normalde takip ettiğim ama son bir aydır okumadığım blogları okuayacağım. Falan filan. Vallaha bak!

21 Ekim 2009

"You know what I think? I think that we're all in our private traps, clamped in them, and none of us can ever get out. We scratch and we claw, but only at the air, only at each other, and for all of it, we never budge an inch. "


Kendime Not: Blog'unu unuttun! Gerzek!

19 Eylül 2009

Ben gidiyorum.

Prag, Viyana, Budapeşte.

Gezip geleceğim.

Orada yazamayacağım çok açık, gelince eğer öyle güdüm olursa yazarım elbet. Olmaması çok yüksek.

Görüşürüz.

17 Eylül 2009

"I had always heard your entire life flashes in front of your eyes the second before you die. First of all, that one second isn't a second at all, it stretches on forever, like an ocean of time... For me, it was lying on my back at Boy Scout camp, watching falling stars... And yellow leaves, from the maple trees, that lined my street... Or my grandmother's hands, and the way her skin seemed like paper... And the first time I saw my cousin Tony's brand new Firebird... And Janie... And Janie... And... Carolyn. I guess I could be pretty pissed off about what happened to me... But it's hard to stay mad, when there's so much beauty in the world. Sometimes I feel like I'm seeing it all at once, and it's too much, my heart fills up like a balloon that's about to burst... And then I remember to relax, and stop trying to hold on to it, and then it flows through me like rain and I can't feel anything but gratitude for every single moment of my stupid little life... You have no idea what I'm talking about, I'm sure. But don't worry... You will someday."

16 Eylül 2009

Arayı açtık yine. Aslında yazmak istemiyordum ama karalamalısın dedim kendime, karalamazsan ölürsün, ölürsen ölmüş olursun.

Bugüne, yani aslında düne hiç güzel başlayamadım. En başta gece uyuyamadım hiç. Sonrası şarkılar, şiirler, gözler dolmaca...

Şöyle, bugüne, yani düne ananemle başladım. Atlatamadım, ne yapalım? Kolay değil. En münasebetsiz anlarda gelebiliyor aklıma ananem. Mesela kep töreni sonrası pek sevgili arkadaşlarımla Kordon'da otururken aklıma geliyor, sonra Mete "Sence sırası mı?" diye soruyor, toparlanıyorum. Sonra yine Kordon'da Meltem'le damla sakızlı Türk kahvesi içerken gözlerim doluyor, Can arıyor toparlanıyoruz. Sonra sonra, yine Kordon'da (Kordon'dan kıllanmaya başladım) Cem ve Kunter ve Damla'yla otururken, Damla'nın telefonunda babanesinin fotoğrafını görüyorum, gözlerim doluyor, Damla ellerimi tutuyor, toparlanıyorum. Bugün, sabah ananemle uyanıyorum Meltem bunun iyi birşey olduğuna beni ikna ediyor, toparlanıyorum. Ama günü kötü geçirmeyi kafama koymuşum bir kez. Kötü geçiriyorum. Kimse benim delilik adımlarımı okumak istemiyor, ama ben yine de ötüyorum, yine de bıt bıt bıt.

Ay!

Geçen gün, Topik'i dolaştırıyorum parkta, bi teyze geldi, arabasıyla, "Shut up and let me go" dinliyor son ses. İndi üzerinde "Lost" tişörtü... Etkilendim. Ama "umarım ben öyle olmam."

Bu saatte yürüyüşe çıksam ne olurdu?

11 Eylül 2009


Sevgili Quentin Tarantino,

Acaba bir sonraki filminizde beni oynatabilir misiniz?

Saygılar
Ilgın


Şu "Basterd"ları izleyin! It was "fuck a duck!"

8 Eylül 2009

Bugün, soğuğu yine iliklerimde hissettim. Öncelikle, bugünkü Bağdat Caddesi planımızı aniden iptal edip Büyükada'ya gittiğimizi belirtmeliyim sanırım. Karşıya motorla geçtik, geri dönerken de motor kullandık. Ahmak ıslatanımsı birşeyler yağıyordu, ve biz "bağışlayıcı ahmaklar (see, there is a very beautiful quotation right here)" motorun kapalı kısmı çok sıcak diye kendimizi üst kata attık. Islandık hafif hafif, üşüdük güzel güzel. Bir özelliğim var: Ne zaman soğuğu her hücremde hissetsem hayatı sorgulamaya koyuluyorum. Hayat-sorgulayıcı bir yapım var. Her türlü hava koşulu beni bu konuda tetikliyor. Gerçi sorgulama denizinin sığ kıyı kısmında takılıyorum kolluklarımla. Bir-iki santim dalayım diyorum, kolluklar hop çıkartıyor beni suyun üstüne. Yalnız dalıp çıkmalar pek sık oluyor, farkındasınızdır. Bu yüzden de manik depresif olduğumu iddia ediyorum. Umalım ki bir gün dalmaya falan kalkmayım, muhtemelen vurgun yerin. Sonra, mortal kombat! (Mortal Kombat: (isim) Bir insan, bir hayvan veya bitkide hayatın tam ve kesin olarak sona ermesi, ahiret yolculuğu, ebedî uyku, emrihak, irtihal, memat, mevt, vefat.)

Neyse, Büyükada'ya bayıldım. "Yaşamak istediğim yerler" listesine bir isim daha eklenmiş oldu bu şekilde. İnanılmaz, tahta evler; huzurlu bir deniz kıyısı... Deli gibi fotoğraf çektim. Adım başı durduk. Latin Kilisesi'ne girdik. Mum yaktık. Kedilerle boğuştuk, martıların fotoğraflarını çektik. Keyifliydi çok.

Pınar'ın ailesinin birkaç üyesiyle daha tanışmış bulundum ayrıca. Bizi tıka basa doyurdular. Çok tatlı insanlardı. Hacer Anane dedikleri yaşlı bir pamukla tanıştım. En başta muhabbet ederken Anane'yle gözlerim doldu. Anane bana türküleri okudu, şiir kıvamında. Yalnız hafızası pek kuvvetli değildi bir okuduğunu bir daha okudu durdu.

Güzel ve hisli bir gündü. Bazı pürüzler oldu tabii ama onlardan bahsetmeye gerek yok. Bence.



Boğuştuğumuz kediler.



Mesela bu sokak. Ömrümü geçirebilirim.


Latin Kilisesi.


Hacer Anane.


Giderkene. (Ne çok ayak yayınladım bu ara.)

Not: Bir önceki kaydı okurken Bedroom Walls-Winter, that's all. Bir ara listeme ekleyeceğim. Ben ekleyene kadar dinlemek isteyen dinler dedim.

"Lately I don't feel so hot.
Could it be the summer
turning into fall?
Lately I don't feel so hot.
Could it be the winter, that's all."



you cannot fully understand how it feels to experience summer turning into fall no matter how many poems or stories you read on it no matter how many paintings or photos you see of it unless you experience a summer turning into fall and yes that was a metaphor.

7 Eylül 2009

Dün söz verdiğim fotoğraflar...

Ortaköy:





Çeşitli insanlar ve Tanrı:



Topiş Pınar ile Ilgın'ın bileklikleri:


Dönerkene:


Fotoğrafları büyük yükledim bu sefer. Yükleyene kadar canım çıktı ama iyi olmamış mı? Daha da iyi bir görüntüleme için üstlerine dıklayınız!

6 Eylül 2009

Merhaba!

İstanbul günlükleri numara üçe hoşgeldiniz! Bugün neler yapmadık ki! Yer yer güldük, yer yer ağladık. Fakat umudumuzu yitirmedik, birbirimize bağlı kalarak, birbirimize güvenerek İstanbul'u gezdik. Çılgın bir gündü doğrusu.

Hayır, bu kadar da saçmalanmaz, değil mi? Neyse, güne İbo'nun ev arkadaşının duş sesleriyle başladım. Çocuk duştan çıkınca kalktım, gittim ben duşa girdim. Duştan çıkınca bir de ne göreyim! Pınar mesaj atmış, "Ben geliyorum!" demiş, Pınar'a duyduğumuz korkudan olacak, acele acele hazırlandık, kendimizi sokaklara attık. Yine de, buluşmamıza bir yarım saat geç kaldık. Önce Simit Sarayı'nda bir kahvaltı ettik, daha sonra Pınar'ın kotlarını aldık ve ver elini Ortaköy dedik. Ortaköy'de bir kısım gezindikten ve kendimize bileklik aldıktan sonra süpersonik bir kafede oturup keyif pezevenkliği ettik afedersiniz ama. Aslına bakarsanız, bugün tek yaptığımız buydu. Ancak, Pınar'ın da az önce dediği gibi "Bütün İstanbul'u gezmiş gibiyiz!" Malum, Avrupa'dan Asya'ya geçmek bir ömür sürüyor. Hım. Evet. Birkaç fotoğraf:

(Pınar'ın tacizine uğradım gençler, fotoğraflar yarına. Evet, Pınar'dan nefret ediyorum. Ve az önce "Pırtımla gülücem sana, pırt pırt pırt diye." dedi. Lanet espiriler. Lanet bir kadın!)

5 Eylül 2009

Ey, ey, ey!

Geziyorum! Hıhı, evet. Neler yaptım? Şimdi, ilk önce, dün, Pınar'la Viaport'a gittik. Orada pek bir olay yoktu ama eğlence, şamata geçti gitti işte. Sonra Pınar beni otobüse bindirdi. Kadıköy'e doğru yol aldım. Kadıköy'de İbo beni karşıalaycaktı. Yalnız, berbat bir otobüs yolculuğu geçirdim. Kendimi yabancılaşmış hissettim. İstanbul'dan nefret ettim. Yine de, yol üzerinde, anlık bir Boğaz görüntüsü yakaladığımda büyülenmeyi başardım. Kadıköy'de indim, İbo beni 15 saniye içinde buldu ve kendimi huzurla İbo'nun kollarına attım. Kadıköy'den vapurla karşıya geçtik ve Beyoğlu'na gittik. Beyoğlu'nda Mete'yle buluştuk. EVET! Artık İzmir'de görüşmüyoruz İstanbul'da buluşuyoruz. MANYAĞIZ BİZ! Bir takım problemlerimiz var. Ehem. Mete'yi beklerken kendimi tramvay önüne atıp fotoğraf çekmek istedim bir an. Ama ben Ara Güler değilim ki! İlerleyen saatlerde Yaşar'la buluştuk. Tıkındık. Bir mekanlara geçtik. İçtik. Yaşar'ın sevimli sevgilisi Sema geldi. Başka mekana geçtik. Muhabbet şamata. Gece eve döndük.

(Bu ne lan! Yazmak olsun diye yazıyormuşum gibi hissettim!)

Gelelim bugüne: Bugün, sabahtan Mete'yle buluştuk. Sonra Akmerkez'e gidip Alevtorrik'le buluştuk. Hatun resmen hayatını kurmuş burada. Huzurlu, keyifli yuvarlanıp gidiyor. Akmerkez'den Boğaziçi'ne girdik. Çılgın Ekonomi'liler olarak Boğaziçi'nde pozlar verdik. Boğaziçi'nden taksiye atlayıp Bebek'e geçtik. Starbucks'ta oturduk. Bebek'te üç beş tur attık (Allah belamı versin!). Ardından Emirgan'a geçtik. İbo ve Mete nargile takıldı. Orada tıkındık, muhabbet yine. Benim karın ağrımın tutması üzerine eve dönme fikri oluşmaya başladı kafamızda. Nasıl olsa yarın gezeceğiz, tepineceğiz, bari dinlenelim dedik. Ve ver elini ev. Geldiğimizden beri bir takım işlerle uğraşıyoruz, film izleme girişiminde bulunduk ama başarılı olamadık. Herkes kendi (You're just too goood to be trueeeee.......) köşesine çekildi, müzik, yazmaca, sohbet... (I LOVE YOU BABY!!!) Şimdi sizlerle bazı fotoğraflar paylaşacağım. Hadi bakalım:

Bebek Starbucks'ta ölü bir kız.


Fatih Sultan Mehmet Köprüsü var ya...


Oha! Boğaziçi resmen!



Biz maymun değiliz!


Good Morning İstanbuuul!


CSI: Istanbul


Fotoğraflardaki bozulmalardan ötürü sizlerden özür diler, gözlerinizden öperim! (Üstüne dıklarsanız daha güzel görüntüler elde etmeniz mümkündür diye düşünüyorum, hayırlısıylan!)

4 Eylül 2009



Hayat neden güzel biliyor musunuz?

Hayat güzel çünkü bir saat öncesinde Adnan Menderes'te migren ağrınızla yerlerde sürünürken, bir saat sonra tepeden İstanbul'un güzel ışıklarını görüp ansızın kendinize gelebiliyorsunuz.

Bu ışıklar gözlerinizin dolmasına yol açıyor. İşte bundan hayat yaşanası. İşte bundan, neyi kendime sorun edersem edeyim bir türlü nefret edemiyorum hayattan. (Heygirl! Yaşamayı seviyorum! Hahahaha)

Pınar'la hasret gidererek geçirdim vaktimi şu ana kadar. Bir de Bora'yla msn üzerinden muhabbet ederek. Bora Tarragona'da. Aman tanrım! Ne macera, ne heyecan! Dün bize birkaç fotoğraf bile yolladı oralardan. Bakın:

Ha, bir de Pınar'ın manyak kedisi sürekli pusu kurup bacağıma saldırıyor. Sevimli ama yaratık. Ben kedilerden çok hoşlanmam, bunu sürekli mıncırmak istiyorum, o beni sürekli dişlemek ve tırnaklamak...

Evet, İstanbul maceralarıyla devam etmeyi umuyorum sevgili blogcolar.

3 Eylül 2009

Vay be, mülakatlar da bitti! Mülakatlarla ilgili yorum yapmak istemiyorum şu anda, tuhaf bir batıl inancım var. Kesinleşene kadar sesimi çıkaramıyorum. Çıkaracak olursam da felaket haberleri veriyorum. O yüzden susayım en iyisi dedim.



Evet, artık bir ara lazım ve "I am sooooooo going to İstanbul!" diyorum. Oradan ne sıklıkla yazarım bilmem. Bir de biliyorsunuz ki ne zaman gezmeye gitsem dönüşünde uzun bir süre yazmama gibi bir huyum var. Ondan yazmaya uğraşayım diyorum ama yine de söz vermiyorum.



Ha, bir de! Bugün telefonumu kaybettim. Önceden hiç başıma gelmemişti. Tabii evde hep kaybediyorum sonra bulana kadar canım çıkıyor. Liseye geçiş yazında Nilda'yla birlikte Urla'ya gitmiştim. O zaman da bir kez kaybetmiştim, bulmuştum. Gerçi o seferki tamamen benim hıyarlığımdan kaynaklanıyordu. Sonuçta telefonlarımızı kuma gömmemeliyiz, değil mi? Bu defa, düşürmüşüm. Ve düşürdüğümün hiç farkında değilim. Düşürmekle kalmamışım, arabayla üzerinden geçmişiz. Ekran gidik. Üzüldüm tabii, çünkü annemin telefonuydu. Bir de ananemle bir fotoğrafım vardı. En çok ona üzülürüm zaten düzeltilmezse.



Ümit'in başına da böyle bir macera geldiğini hatırlıyorum. Ve merak ediyorum. Acaba Ümit yaşıyor mu? En son memlekete dönüyordu. Memleketinde internet var mı bilmiyorum ama yine de yazıyorum: ÜMİT! YAŞIYORSAN SES VER! 10 gün içinde ses vermessen eğer polise haber vereceğim. 911! Yeah Haw!

Ve migren! Bu hafta beni yalnız bırakmadın. Diyorum, senden hiç hoşlanmıyorum. Neden beni anlamıyorsun? Neden beni kendi halime bırakmıyorsun! Lanet şey! Bıktım senden! Beynim delindi! ÖLÜYORUM!



Daha fazlası için: http://www.gregfiering.com/migraineboy/

Not: Alevtor, bana bir mesaj çak, kullanacağım telefonda senin numaran olmayabilir. Sim'e kayıtlı da olmayabilir numaran, o yüzden bunu okuduğunda bana bir mesaj çak ki, iletişim kurabilelim beybi!

1 Eylül 2009

Vayt vayt vayt! Alevtorrik Hanımlar da yorumlar yaparmış! Bak seeeeeen! Ben gizli okuyucularımdan biri sanıyordum bayanı, artık varlığını ortaya çıkarmaya karar vermiş. Topişko! Yalnız, şaka maka, özledim zilliyi. Hop dedi, gidiverdi, hayatını kuruverdi. Eşşekkafalıbok! Neyse, biricik Cenıfır'cığıma bu kadar hakaret ettikten sonra günün anlam ve önemine geçelim:

Bugün, dünyanın en "kıltor" insanının doğum günü. Çok yıl önce bugün (86'lı olduğundan birazcık yaşlı ablacığımız) Pıntar Mantar dediğimiz, sevimsiz mi sevimsiz, lanet mi lanet kız dünyaya gelmiş. Çok yıl sonra, bu kız, Ilgın ve Bora dediğimiz, dünyanın en bombastik ikilisinin başına musallat olmuş. Zavallı Ilgın ve Bora, bu kızdan bıksalar da, korkularından hiç seslerini çıkaramayıp (korkuuuun, Pınar'ın zulmünden korkuuuun!) ona katlanmaya devam etmişler. Şu anda ise, Ilgın'cağız korkusundan bu uğursuz kızın doğum gününü kutluyor.

Oh! Bugün hakaret günümde miyim, neyim? Anlayamadım! Böyle işte, bizim Pınişko'nun doğum günü bugün.

Hım, neden cıvıdığımı anladım. Sanırım ciddi şeyler yazacak olsaydım ağlamaya başlayacaktım. Aklımdan geçenleri cümleleştirmeye çalıştım az önce, gözlerim doldu, bildiğiniz Ilgın. Ardından bir yığın görüntü. Vay be! Neler neler olmuş, bitmiş, yaşanmış. Vay be, lan!

Aklıma ne geldi: Pınarla oturuyoruz gözlemecide. Yemeklerimizi söylemişiz. Ben yine şaşırtıcı bir biçimde koca gözleme tabağını bitirip Pınar'ın kumpirine sarkıyorum. Pınar aniden konuşmaya başlıyor:

"Seninle çok mutluyum, Ilgın," diyor, "bir bakıma tamamlıyoruz sanırım birbirimizi. Ben delirdiğimde sen beni yumuşatıyorsun, sen hüzünlendiğinden ben seni toparlıyorum."

Diyeceğim o ki; "Dostlar için an' lar yada ömürler sonra yine buluşmak kaçınılmazdır. (Richard Bach/Mavi Tüy)"

31 Ağustos 2009


Panjurlar sallanıyor, takırtılar geliyor.

Normal bir insan ne düşünür?
Ne?
Rüzgar... Tabii.

Tırsak ama normal bir insan ne düşünür?
Hırsız.
Evet.

Ben ne düşünüyorum?
Zombi saldırısı!

Mete beni sakinleştiriyor; "Merak etme Ilgın," diyor, "Zombiler balkonlardan tırmanamaz. İzlediğimiz zombi belgeselini hatırla."

Hatırlıyorum, hatırlatmak istiyorum, izlemeyenlerle paylaşıyorum:


"Danger! 50,000 Zombies!"

Simon Pegg'i seviyor muyuz neyiz?

Hım, Bora'yı da yolladık.

Yolladık.

Hof..

30 Ağustos 2009

Gençler, ben "yavan"lık sınırlarımı zorluyorum, farkındayım, yine de bunu yapacağım. Buyrun bakalım:

En Politik Yazım Böyle Olsun:

Alt kayıtta "En çok da gözlerini beğeniyorum bebeğim." dedim ya, çağrışımlarla çalışan çöplük beyin (Meltem, huhuuu!) çalıştı yine: 2007 seçimlerinde ilk kez oy veriyoruz, heyecanlıyız. O yaz da bir program vardı, adı neydi hatırlamıyorum ama içeriği şöyleydi: Zeki ama çirkin çocuklar güzel ama salak kızları zeki, kızlar da çocukları sosyal yapmaya çalışıyordu. Öyle bir sancıydı işte. O programdan etkilenmiştik epey, seçimler de var, bir geyikler döndü sormayın ikisinin birleşiminden: "Ben oyumu Genç Parti'ye vereceğim çünkü Cem Uzan'ı çok çekici buluyorum. En çok da gözlerini beğeniyorum." diyip cıvıyordum boyuna.

Hatırlıyorum da Damla'yla Karaburun'daydık oy verdiğimiz günün sabahı. Şehre döndük oy vermek için. Ateşli gençlik!

Ah Karaburun!



Marilyn and Me, günün en sevdiğim vakti.
Kuzenim Yaprak, kahve bağımlısıydı üniversitedeyken, atışırıdık hep. Kızardım ona çok kahve içiyor diye, ben de öyle bir etkisi yok kahvenin, nasıl olur da kahvesiz afyonun patlamaz diye başının etini yerdim. Bilmiş bilmiş "Görürsün." derdi. Sonra ne oldu? Üniversiteye girdim ve zamanla kahve bağımlısı haline geldim. Bir de yetmez iki tane, iki de yetmez altı tane şeklinde kahve içebiliyorum bazı bazı. Genelde tek fincanla idare etmeye çalışıyorum. Bazen hiç içmiyorum, fark ettim ki ben o günlerde mutlu olamıyorum! Neyse ki etrafımda yığınla kahve bağımlısı insan var. Ve çoğu sekiz kaşık kahve koyarak hazırlıyorlar kıymetlilerini.

En çok gözlerine hayranım bebeğim!