29 Mayıs 2009

Sevgili Günlük,
Salakçaydı, farkındayım.

Son dersim, son dersim diye öttüm dün, ama yarın benim ek dersim var. Hem de klinik psikolojisi. Bu son dersim, herkesin dersi bitti, benim daha var, öyle ballıyım yani.

Neyse, sabah keyifli başlayan gün, bir anlık öfkeyle bir ara dibe vurdu, sonra yine tavan, ve anneanne ziyaretiyle yine dip, şu anda eh işte.

Anlatayım: Sabah klinik psikolojisi dersinin hemen ardından bizimkilerle çeviri tarihine girdim. Müge Hoca'yı nasıl özlemişim, onu fark ettim. Müge Hoca'nın asistanı olsam, ömrüm boyunca öyle kalsam, gocunmam. Çıktık, arada Deniz'le dans ettik, salsa yaptık kendimizce, Damla (Bayır olan) kıskandı ama gönlünü aldım. Mete ve Doğa'yla birlikte keyifli bir gün geçirdik(gözleme+Agora+La Senza+kitap bakmaca+smoothie), sonra evlere dağıldık. Otobüsteyiz (ben, Doğa), bizim Tuğçe bindi okulun oradaki duraktan (biz ilk durakta binmiştik), iki koltuğa üç kişi sıkıştık Tuğçe inene kadar. Tuğçe indi, Doğa bana bir iki bir şeyler anlattı. O an geyiğe vurdum. Sonra sinirlendim, İbo'nun vakti zamanında şaka amaçlı ortaya attığı geyiklerin gerçek olduğunu hissettim, anlık, sinirledim, gün içinde konuştuğum herkese "Meğer herkes adam olmuş, bir ben olamamışım." dedim durdum, "Onyüzmilyon karaktersiz insan!" gibi cümleler kurdum, sonra geçti, banane lan! Sadece, hayatı kendince çözen, çözümlemelerinden emin olan insanların, durup bir düşünmeleri gerektiği kanısındayım. Ha şimdi okuyanlar "Ne diyor lan bu karı?" diye sorabilirler, haklı da olurlar, konuyla ilgili art alan bilgisi olmayanlar bir şey anlamamıştır muhtemelen. Buraya kustum öfkemin bir kısmını, illa merak ediyoruz diyorsanız özele gelin. He he he. Kimsenin üstüne alınmasına gerek yok ama, onu söyleyebilirim.

Neyse, annemin yanına gittim ilk, ardından annem beni eve bıraktı, gitti. Ben evde Topik'le tepiştim, yorgun düştük, uyuyakaldık. Yalnız nasıl romantik uyuduk anlatamam. İt köpek koynuma girdi resmen, sarıldık uyuduk. Uyandım, işlerim vardı, onları bir yandan yaparken bir yandan msn üzerinden Pınar, Ümit, İbo, Sinan, Berkay, Mete, Çağlar, Damla (Bayır olan) muhabbet ettim. (Şu anda da bir yandan Gizem var öteki hatta.) Bu arada bilmemkaç senelik spor orucumu Sinan'la basketbol oynayarak bozma kararı aldım, belirtmek isterim.

Annem geldi, anneanneme gittik. Asıl dibe vuruş o dakikalarda başladı. Normalde, gidiyorum, iyi olunca sevincimi çığırarak herkesle paylaşıyorum. Kötü olunca köşeme siniyorum. Bugün kötüydü, gözlerini açamıyordu, kan veriyorlardı ve annem, ona bakarak ağladı. Ben de... Annem, anneanneme "Ilgın mezun olana kadar bir yere gitmek yok, ona göre!" demiş bir ara anneannem "Ben artık gideceğim." dedikten sonra. Ben de gittim kadına "Anneanne iki hafta kaldı, mezun oluyorum." dedim. Bunu öğrenince nasıl üzüldüm, dönüş yolunda annemle babam konuşuyor, "Yaprak iyileştirecek onu." diyorlar, ben arkada oturuyorum, sessiz sessiz ağlıyorum. Arabadan inene kadar toparlandım ama fenaydı epey.

Evet, böyle işte. Üzülüyorum, sinirleniyorum, toparlanıyorum sonra. Hasta mıyım? Sanmıyorum, gayet insanım. Güçsüzlük? Hadi len.

Fark ettiyseniz, Torrini'yi değiştirdim. Ne koyduuuuum? Green Day! Green Day'le sanıyorum 2000 senesinde Yaprak aracılığıyla tanıştım tanışalı, gruba karşı öyle bir aşk besliyorum ki anlatamam. Beş sene sonra yeni albüm yapmış adamlar, paylaşayım dedim. Henüz albümü almadım, Fatih (en büyük Fatih!) albümü indirip yolladı, onla yetiniyorum şimdilik, alacağım ama, size mixpod'da bulduğum beş şarkısını koydum albümden. Ve evet, Green Day hala favori grubum. Öz kuzenim beni zevksizlikle suçlayacak bile olsa, var mı Billie Joe Armstrong'dan güzel "f word"ü söyleyen şu dünyada? Bence yok, seviyorum lan!

Yarın ek dersten sonra Doğa'yla Çeşme'ye gideceğim. Pazar veya Pazartesi döneceğim. Sonra sınavlar, şamata derken bir süre boşlayacak olursam blog'u beni affedin. Az sınavım var gerçi, tez ve proje işi bozan. Elimden geleni yapacağım. Yarın marın derken, Cumartesi olmuş bile. Vay be. Ohoo, daha çanta hazırlanacak. Bana iyi eğlenceler dileyin. Biraz eğleneyim, mümkün mü? Yarın iyi olacağım, söz.

28 Mayıs 2009

Hııııhııııım.

Çarşamba günü kafamı kaşıyacak vaktim yoktu, deliler gibi tez mez. Bugün eğlenceliydi, bugünü anlatayım direkt diyorum. Öyle yapıyorum hatta!

Sabah son kez Ekin ve Cumhur'la okula gitmenin hüznünü yaşadım. Norah Jones eşliğinde oldukça güncel konulardan bahsettik. Daha doğrusu Ekin bahsetti, ben ve Cumhur, Norah abla sağolsun yarı uykulu dinlemeye çalıştık. Yine güldük, eğlendik, ama ciddi üzüldüm sonra. Sanki bir daha hiç görüşmeyecekmiş gibi sarıldık. Hatta şu an, bunları yazarken gözlerim hafifçe doldu. Topladım. Devam.

İlk önce son ÇAP sunumumuzu gerçekleştirdik (Elif lan! Bitti! Diplomaları alınca hareket çekelim mi?), arada Sinan'dan gidip taradığı fotoğraflarımı geri aldım, sonra gidip son İspanyolca dersime girdim. Kek yaptım son dersimiz için, afiyetle yedik, pek neşeli anlar yaşadık. Yine hüzünlendim, "Aha ağlıyorum!" diye geçirdim içimden, geçirmekle kalmayıp "Ben ağlıyorum!" diye bağırdım, bağırmam üzerine Uğur lavukluk yaptı, o lavukluk yapınca gülmeye başladım. Bir daha da ağlayamadım.

Özge'ciğimin ısrarları üzerine, yine Özge'ciğimin oynadığı Fransızca oyuna kalmaya karar verdiğim için oturdum bir başıma, başladım Mete'yi beklemeye. Arada Osman ve Arda geldi. Tıkındılar, sonra Osman'la sunumumuzu vermek için sekiz kez Aslıhan Hoca'mızın (pek severim onu beeeen!) çıktık, bulamadık, yılmadık, yine çıktık, aralarda muhabbet ettik. Bazı bazı Osman'ı patakladım. Eğlenceliydi o kısım. Ha bir de, sevgili uzun saçlı, metalci kuzenim Utku'ya sarıldım sekiz kez. Ben ona sarıldığımda geriliyor, izleyenler pek eğleniyor. Ben de maymunum ya, sarılıp duruyorum. Adam çok sevimli ama, bence dünyanın en şeker herifi!

Pardon, dikkatim dağıldı. Mete geldi sonra, Mete'yle bahçede güneşlendik, gün içinde bana Antalya'da sahilde güneşlendiğini mesaj atan sevgilim Pınar'a "Madem öyle, işte böyle" dedim, bahçede güneşlendiğimi bildirdim. Küfür etti bize, bizde ona ettik. Mete'yle dövüştük.

Yoğun ısrarlarıma dayanamayıp Berkay epey bir şeyden (özür dileriiiiiim!) vazgeçip okula beni ziyarete geldi. Boş gelmedi, yanında arkadaşı Emre'yi getirdi. Tiyatrodan önce üçümüz muhabbet ettik, benim için iş olanaklarını tartıştık. Oyuna girdik, oyunda pek eğlendik. Oyun çıkışındaki muhabbetimiz sırasında da çok eğlendik. Berkay yazar gömleğiyle yaşadığı maceraları anlattı, güldük, eğlendik. Ardından hepimiz kendi yollarımıza dağıldık.

Benim yolum Mete, Elif, Esra, Özgür ve iki arkadaşlarıyla birlikte yemeğe çıkmaktı. Gittik, tıkındık, sabah canım fena halde kolye şeker çekmişti (evet, yiyorum, yemeyi seviyorum, daha büyüyemedim, ne olmuş?), yemek sonrasında kolye bulamadım ama bilezik şeker buldum, aldım, yedim. Dağıldık, Mete beni eve bıraktı. Yolda Chris Cornell-Part of me ve U2-Get on your Boots dinledik. Eğlendik. (Ben part of me'de takılı kaldım ama, aynı şarkıyı 3903209 kez dinleme potansiyeline sahibim.)

Evde, tez iş güçlerimi bitirdim, Memo geldi, tripodumu aldı, gitti, blog'umu yazdım, şimdi şu bahsettiğim iki şarkıyı blog'a ekleyeceğim. Neşeliydim tüm gün. Bir son anda hüzün çöktü, buraya saçmalayarak hüznümden kurtuldum. Şimdi de bir tavuk misali zıbaracağım, son dersime dinç gireceğim, son ders lan! Resmen son ders! Yok artık.

OHA!

26 Mayıs 2009

Gece, ismimi geçiriyordum aklımdan. Hani eskiden yapardık ya, daha küçükken. Bir kelimeyi aklımızdan geçirirdik, sonra o kelime anlamsızlaşırdı. Öyle oldu, ismim bir an benden ayrıldı, güzel apayrı bir kelimeye dönüşüverdi. "Ne güzel ismim varmış." diye düşünürken, aniden, tuhaf bir hisle doldu içim. Bazen tuhaf anlar yaşarız ya, hayatı severiz ama hayatla ne halt edeceğimizi bilemeyiz, o anlardan işte. Seni dürten bir huzurdur içindeki. Olur hepimize ara ara. İşte o. Bildin mi?

Gece rüyamda öldüğümü gördüm. Hep sorunlu, kanlı, bunalımlı, sıkıcı kabuslar görürüm zaten. Gece ilk kez öldüm. Ölürken yanımda Damla (Bayır olan), Deniz, Tuğçe ve Ezgi'yi de götürdüm. Okuldaki camlı asansörle sekizinci kattan düştük. Ben biliyordum düşeceğimizi, bizimkiler inanmıyorlardı. Sürekli gülüşüyorlardı, düşerken suratları çok bozuldu. Yalnız, son anımı yaşadım. Gerçek gibiydi, yani eğer zamansız ölürsem ancak, ölüm beni alana kadar kısa bir zaman dilimim olursa öleceğimin farkında olduğum, o zaman nasıl hissedeceğim biliyorum.

Gün içinde yine çok enerjik ve neşeliydim. Dersler bitti, gün sonuna gelindi, Doğa ve Mehmet'i bekliyorum neredeyse boş okulda, birlikte dönelim diye, fena hüzünledim (okul bitiyor, gidiyoruz vs.), gözlerim doldu doldu durdu. Ağlamadım. Ağlamadım da dayanamadım, baktım bizimkiler çıkacak gibi değil toplantı zımbırtılarından, bastım gittim. Otobüste, eskiden çok iyi bildiğim bir parfüm kokusu duydum. Tuhaf bir histi. Otobüsten indim, ters anıma denk gelince birisi dünyanın en bela karısı olabiliyorum, onun dışında aşırı sakinim. Ters anıma denk geldi, herifin tekine küfür ettim. Metroya bindim, metroda oturdum, bir iki satır bir şeyler yazdım. Neruda okudum, sonra ağladım. Metrodan indim, köprü merdivenlerine düşmüş ve ezilmiş dutların etrafa saçtığı kokuyla bir kısım kendimden geçtim. Parkta çocuklar top oynuyordu. Eski apartmanımızdaki sevimsiz çocuğun şu anki apartmanımızdaki sevimsiz çocuğa "Kazma, bir şey beceremiyorsun!" gibi şeyler dediğini duydum. Ezilen çocuk o sırada topu kaçırmıştı, topu ona şutladım. Durdum, onları izledim çok kısa bir süre. Ezen çocuk, ezilen çocuk kaldeyken şut çekti, ezilen çocuk golü kurtardı. "Koçumsun!" diye bağırıp evime girdim.

Anneannemi görmeye gittik, bir süredir görmüyordum. Kendindeydi ama çok bilinçli davranmıyordu. İsmimi hatırlamadı, ona kep fotoğraflarımı göstermeye çalıştım, pek bir şey ifade ettiğini sanmıyorum. Elimi tuttu ama hep. Öpmeme izin verdi. İşin kötüsü Yaprak'ı da pek tanıyor gibi değildi. Üzüldüm.

Eve geldim, annemin dibine girdim, ödev yapmam gerekiyordu ama yapamadım. Aslen hafif olan bu duygusal yükü kaldıramadım, kendime bir gece daha izin verdim. Yarın yaparım dedim. Saçma bir film izledik ailecek. Şimdi yatacağım. Zaten keyifsizken yazılan şeyleri okumanın pek hoş bir yanı yok. Ben rahatlıyorum sadece. Saat 00:00. Merhaba çarşamba.

25 Mayıs 2009

Bir blog'um vardı, beni son dört senedir tanıyanlar bilirler, Damla'yla tutardık (Bayır olmayan -o değil de Danny?), bol bol saçmalardık, fena olmayan hikayeler yazardım ben. Damla yazmazdı, biraz kazmadır (Kızma, öyle değil mi ama şimdi?). İşte o blog'da saçmalayacağım zamanlar genelde "Merhaba Blog Sapıkları" gibi girişler yapardım bir yığın okuyanım varmış gibi. Neyse, niyetim okuyucularımın azlığından yakınmak değildi. Niyetim, insanları sapıklıkla, manyaklıkla, hastalıkla suçlayan girişlerim için günah çıkartmaktı. Sapık olan kimse yok ki, sapık olan sensin hasta karı! Sonuçta bir blog'da neredeyse her inişini ve her çıkışını anlatan kişi sensin. Teşhircinin tekisin! He he! Bu arada, eğleniyorum. Bunalımlı bir kayıt gibi gözükebilir ama eğleniyorum. İyiyim yani epey. Tek derdim uykum. Dün 6 saat uyudum. Sağlıklı bir öğrenci için fazla olan bu zaman dilimi benim için 2 saat az. Ben o 8 saat uyuyan aptallardanım. Ama olsun.

Evet, ödevimin ana metnine sahip olmadığım için şu anda bol bol vaktim bulunmakta. Uzun bir kayıt olursa affola. Güzel bir gündü, bugün. Ben çok enerjiktim, çok keyifliyfim (dilinizi ısırın!). Sabahki sınavımdan 100 bekliyorum, falan filan. Öte yandan, içimde sürekli bir burukluk var. Son hafta, finaller, ve artık, sonunda, gerçek anlamda hayata atılan bir ben. Ve, evet, aşırı özleyeceğim bir yığın insan. Duygusal sınırlarımı zorluyorum sanırım bu aralar. Fena patlayacak, düşünmüyorum. Sürekli bastırıyorum. Oysa benim ağlamam gerek. Gerçi, geçen gün "Click" izleyip hüngür hüngür ağlamıştım. Sanırım o ara attım bir posta içimdekileri. Bakalım. Anca beraber kanca beraber... Göreceğiz.

Ayrıca bugün pot üstüne pot kırdım. Ama yapabileceğim bir şey yok. Yani kalp kırıcı olmaktan uzak, gerçekleri yansıtan potlardı bu kırdıklarım. Zaten bir tanesi hiç tanımadığım birine karşıydı, öteki konusunda yapabileceğim bir şey yok.

Yine bugün, Alev'i rezil ettim. Ona göre ettim. Ben çok eğlendim. Tamam, anlatayım. Trio'cu kızcağızlardan birine Alev borcunu ödemeye çalışıyor. Bozuklukları çıkışmadı, 20 kağıt verince, kız "Tamam 35 kuruş borcunuz olsun." dedi. Klasik, ödenmeyen borçlardan. Ben de elimde kalmış 15 kuruşu uzattım ve "Tamam, bunu da verelim 20 kuruşu sonra veririz." dedim. Alev çok utandı, ben hiç utanmadım. Arsızım. Ancak, Damla (Bayır olan) beni utandırmayı başardı. O biliyor ne yaptığını!

Neye çok üzülüyorum ben? Bitaneciklerim birbirlerine kızdıklarında çok üzülüyorum. Uzun sürmüyor kızgınlıklar, yine de üzülüyorum. Üzmeyin lan beni! Kapışmayın! Gerilim yok!

Mete'yle ödevimize eklenecek ayrıntı çıktı bir ton. Ha gayret, değil mi? Ha gayret? Üç hafta kaldı şurada. Hadi ordan! Yemezler. Üniversiteye girerken de böyle denmişti. Sürekli bir uğraş muğraş oluyor işte. Acaba diyorum, bıraksam mı? Hayatı? Kitap yazayım, köşeme çekileyim. He he.

Danny Phantom izledim, 4 bölüm! Sonra da CSI izledim. Çok sıkıcı bir bölümdü. Bir film izleyim diye düşünüyordum ama saat 11 olmuş.

Pardon blog, Doğa'yla muhabbete daldım, seni unuttum. Geldim şimdi, ama nerede kaldığımı unuttum. Diyeceksin ki bir iki satır öncesini oku, haklı da olacaksın belki. Fakat, haberin var mı ben bir bölündüğümde devam etmem zor oluyor. Yok tabii, öğreneceksin yavaş yavaş.

Ne diyecektim acaba? Gitti, uçtu.

Karaburun'u özledim.

Aaaa şey, bugün çok şüphe uyandırıcı bir telefon görüşmesi yaptım. Bakalım, onu da görürüz. Diyeceğim bu değildi bu arada.

Başka? Başka? Bu kadar. Tıkandım.

Çocukluk şiirlerim? Aklımda, yazacağım bir ara.

24 Mayıs 2009

Günün Haylaytları:

-Ders çalışmaya çalıştım.

-Aklımda dönenleri not alayım diye Mete'nin bana hediye ettiği minik kahverengi defterimi buldum. En son İspanya gezisinde bir şeyler yazmıştım, sonra bulamamıştım, çok üzülmüştüm. Buldum sevindim. Kenarına köşesine bazı şeylerden ötürü "fuck off" yazdım, çantama attım.

-Tıkındım.

-Ders çalışmaya çalıştım.

-Topik kustu.

-Ders çalışmaya çalıştım.

-Tıkındım.

-Yahoo maillerimi kontrol etmek için yahoo'yu açtım, solda bir kutucukta "Terminator: Salvation"la ilgili bir şeyler, dolayısıyla Christian Bale'i gördüm, "Tanrım, yarattın, neden kuldan esirgiyorsun?" diye isyan ettim. Pardon, seviyesizleştim!

-Tıkındım.

-Ders çalışmaya çalıştım.

-İşte muhabbet, şamata.

-Tıkındım.

-Ders çalışmaya çalıştım.

-Annemi haklı çıkardım, anca çalışmaya başlıyorum.

-Bir de tıkınıyorum.

-Aklıma İbo düştü sabah, sonra gün içinde bir ara geldi bana sataştı. Mutlu oldum.

-Ama tıkınıyorum.

14:55 Son iki saattir ne yapıyorum ben? Ders çalışayım diye oturmuştum buraya. Bir ara Alev'le konuştuk, orası tamam. Ama onun dışında bir şey yapmadım. Nasıl geçti iki saat? Peki, geçti, ben neden fark etmedim? Ve o sırada ne yaptığımın neden farkında değilim? Cidden, deli olmamak elde değil. İki saat lan! Az buz bir süre değil! Dikkatimi toplayabilmiş olsaydım bitmişti çalışmam çoktan. Belli oldu durumlar, bugün, yine, normalde iki saat, bilemedin üç saatte bitecek bir ders seansını güne yayacağım! Tebrikler Ilgın, zaman öldürme kraliçesi! Öfkelendim, sakinlemem gerek. İki saat sonra sakinleşirim, derse başlarım... OF!

23 Mayıs 2009

Ümit'ciğimle kaç günlerdir konuşmuyorduk, bir iki muhabbet ettik ders arasında, kötü kötü haberler verdi bana, ama olumlu düşünme seanslarımız sağolsun hafif de olsa birbirimizi neşelendirdik.

Mete'yle bol bol gülmeli bir ders gününün sonunda annemin yanına sığındım, o film izliyor, ben yazıyorum. Huzur huzur huzur...

Dün, dört sene sonunda canlarımın halk dansları gecesini izledim. Duygusal anlar yaşandı. Bizimkiler mezun olacak diye plaket verildi. Mete, sakatlığı nedeniyle bilmem-kaç ay çalıştıktan sonra dans edemedi, ona da sürpriz plaket verildi. Sahnedeki herkes ağladı, bir yanımda Pınar, öteki yanımda Mete'nin annesi ve babası... Ağlamayan bir ben kaldım. Bir de hep car car car öterim, "Ben ota boka ağlarım." derim, duygusal olduğumu söylerim. Bir damla gözyaşı bile yoktu! Yavaş yavaş kütüğün tekine döndüğümü söyleyecek oldum, hemen ardından (berbat) bir anımı hatırladım.

Lisedeyken, okulun İstanbul gezisine katılmıştık arkadaşlarımla, yolda okulumuzun müdürü kalp krizi geçirip vefat etti. Herkes hemen ağlamaya başladı, ben hariç. Ben epey sonra ağladım. Sanırım bir şeye toplu üzülünüldüğünde bir kısım güçlü kalmayı becerebiliyorum. Aynı şekilde, hüzün ne zaman tavan yapıyor ben sakin kalıyorum. Anlaşılır şey değil.

Bugün, buraya çocukken yazdığım şiirlerden, öykülerden koyacaktım ama annemin karartmasına maruz kaldım. Bizim evde, salonda belli bir saatten sonra ışıklar kapatılır da. O yüzden yarına kalacak sanırım.

Bir de günlerdir Alev'l iletişim kurmaya çalışıyoruz ama başarılı olamadık bir türlü! Alev, bunu okuyorsan yarın akşam beni dokuz civarı evden ara! He he he. Bitti sanırım. Evet, bitti.

21 Mayıs 2009

Gün içinde sekiz kez iniş sekiz kez çıkış yaşadım. Şu anda da tezimin "introduction" kısmını bitirmiş olmanın verdiği gurur ve yediğim iki paket çikolatanın etkisiyle çıkışımın en tepesinde bulunmaktayım.

İnsan beyninin kompleks yapısı, evet evet, falan filan. Bu kısmı hepimiz biliyoruz. Diyeceğim şu: Bir şeye bilmem-kaç-bin farklı açıdan bakabiliriz (bu kısmı da hepimiz biliyormuşuz, neyse.) Mesela bugün, kendimi yine delirmiş bir halde okuldan atmış ve evime gitmek üzere otobüse binmiştim. Yeni otobüsleri binenler bilir. Pek fazla tutunacak bir yer olmuyor. Özellikle, otobüs kalabalıksa... Otobüs kalabalıktı, Konak'a vardık, inmek üzere kalktım, etrafıma bakındım, tutunacağım bir şey yoktu gerçekten. O sırada, ufak tefek ama belli, sağlam bir teyzecik elini uzattı bana, "Bana tutun, düşersin." dedi içten bir biçimde. Tutundum. Otobüs durana kadar muhabbet ettik, sonra teşekkür ettim ve indim. Şu anda ne düşünüyorum? Tanımadığım bir insan bana elini uzatıp destek oluyor. Bunun kadar güzel şey çok yok. Hayat güzel.

Peki, o anda ne düşünmüştüm? "Al bakalım Ilgın Hanım, ayakta durmaktan aciz olduğun bu kadar bariz işte." Böyle bir ruh hastasıyım ben. Diyip duruyorum, bipolar. Hem de her şekil. Şu anda iyiyim. Garip garip işler.

Yaza ne oldu yalnız? Sıcaklara ne oldu? İzmir! Seninle bozuşmama az kaldı! Ayağını denk al! Ve bitirirken size Handel'in Su Müziği'ni ve Howie Day'den Collide'ı armağan ediyorum. (the Clash between High Culture and Popular Culture, sitede mevcut ise aşağıda bulabilirsiniz.)

Alınmamış iki yirmilik dişimden çıkmamış olan ikincisi baş verdi bugün. Oley, büyüyorum! Ayrıca bunalımlarıma mizahi bir açıdan bakıp kendimle alay ediyorum. Olgunlaşmış bir savunma mekanizması kullanıyorum. Oley, büyüyorum!!!

Bu kadar.

19 Mayıs 2009

Sol kaşımdaki ağrı hariç tamamen kendime gelmiş durumdayım. Sabahın köründe kalkıp sonra tekrar sabahın köründe yatınca ve daha sonra berbat bir halde uyanınca kendimi Pınar'ımın anaç ellerine bıraktım. Yine beni iyileştirdi de gitti.

Yazın aldığım beş kiloyu bugün itibariyle vermiş bulunmaktayım. Zira boş olan miğdeme rağmen kusmayı başarabildim. O kadar çok içme diye öğüt aldım bir ton. İçmiyorum ki zaten! Dün akşam içilecekti, içtik işte. Bırakıyorum zaten, umarım.

Bugünü hasta olarak öldüreceğim diyordum ki bir kısım toparlandım. Toparlandım da öyle kalkıp zıplayacak, koşacak, uçacak kadar değil. (Gerçi Bora koşmayı teklif etti. Bir de istersem beni yine tepetaklak çevirebileceğini söyledi. Kibarca teşekkür ettim.) Ne demiştik, bir kısım toparlandım, bari film izleyim dedim açtım "The Pursuit of Happyness". Çok hoşuma gitti. Şu açıdan söyle bu açıdan böyle diye yorumlarda bulunup başınızın etini yemek istemiyorum. Benjamin Button'ı beğenmeyip öyle yorumlarda bulunduğumda yediğim fırçaların acısı da içimde (yok lan, umrum değilsiniz!). Ondan "Tatlı filmdi, izleyin." diyip geçiyorum. Bir de Will Smith tabii. Veledi de inanılmaz bir mahlukat. Film boyunca burnunu ısırabileceğim küçük bir çocuk aniden balkondan eve girer diye bekledim. Girmedi.

Şimdi de dandik korku filmi açlığımı bastırmayı planlıyorum. Yerimden kalkabilirsem. Kalkacağım tabii. Az önce bizim üst katı görmek için insanlar geldi. Onlara anahtarı vermek için kalktım. Aaa, onların çocuğu vardı. Ama sevimsizdi. Neyse.

Bir de ojelerimi çıkarıp tekrar sürmem gerek. Bana şans dileyin.

18 Mayıs 2009

Beyin hücrelerim ölmüşler. Haberini verdiler. Saat sabahın beş kırkı. Uyandım. Alkolün üzerimdeki kaçınılmaz etkisi, dikiliyorum böyle münasebetsiz bir saatte. Sonra uyuyamıyorum.

Şu anda bulunduğum odada üç kişi daha uyuyor. Topik'i sayarsak dört... Seviyorum hepsini, olmasalar ne yapardım bilmiyorum.

Dışarıda kuşlar cıvıldaşıyor. Nasıl çıkıp dolaşasım var anlatamam. İşte, bayan olmanın dayanılmaz ağırlığı, dilediğin anda yürüyemiyorsun. Ne anladım ben bu işten?

Yine de, Meriç'in (çok seviyorum şu kızı) verdiği gazla çıkabilirim dışarı.

Evet, blog 10 dakikadır açık. Bir şey yazmadım. Dedim ya, beyin hücrelerim ölmüşler.

7. shot. Saat 23.36. Bitttikkk

Tekila ve Satisfaction, sanırım durumlar güzel.

Yağmur bastırdı, arada bir azaldı, o sıra Topik'i (köpeğim) dolaştırayım dedim. Elif'le çıktık. Elif çiğ köfte almaya gitti. Ben de Topik'i gezdiriyorum parkta. Bizimki yine bir kediye saldırdı, "Dur ulen, dayak yiyeceksin şimdi!" diye bağırıp çektim. Ne oldu, ne bitti anlayamadım, meğer Topik bir serçeyi kurtarmış kedinin ağzından.

Serçe uçamıyor, yamyaş olmuş, koşturup duruyor oraya buraya. Elif geldi, Topik'i Elif'e verdiğim gibi kuşun peşine düştüm. Başka bir kedi de bizi izliyor, boş bulduğu anda kapacak serçeyi. Elif kediye pistliyor, ben kuşu yakalamak için uğraşıyorum. Sonunda yakaladım, koşturdum eve. Kurtardık zavallıcığı. Balkonda takılıyor şu anda, kurumasını bekliyoruz. Uçamıyor henü-Tam bu sırada serçenin uçmaya çalıştığını fark ettik, balkona çıktım, bir süre konuştuk ufaklıkla, panjurun kenarına koydum, bakındı bakındı, sonunda karşıdaki ağaca uçtu. Çok alıştım bir saatte ufaklığa, üzüldüm şimdi gidince.

İşte, bu kuşu kurtarıp eve getirdiğimden olsa gerek (bir de şarabın etkisi) hayvani içgüdülerimiz ortaya çıktı, bir saattir çeşitli hayvan taklidi yapıp gülüyoruz.

Tekilaya başlamadık, başladığımız da ne olacak belli değil.


Günün anlam ve önemini belirten kaydı yayınlıyorum, kısa ve öz:
Kızlar+Tekila=?
Gecenin ilerleyen vakitlerinde görüşmek üzere.


deli gibi sarhoş olucaz, tekila şat parti yapıcaz... heyyyyy =Doğa

Sonunda verilen vaatler tutuldu ,Ilgının evi boşaltıldı ve içine birbirinden manyak 6 hatun konuldu.Sonrası mı?Sonrası yarın.Eğer hala kafasını toparlayabilen olursa:)))=Esra

bütün kızlar toplandık; tekilayı şatlattık.. :)=Elif

of benim de miğdem bulanıyor ama tekilalara dayanmak için emedur falan içtim ne de olsa 4 senedir ilk defa (belki de son) defa yapıyoruz bu geceyi =Pınar

17 Mayıs 2009

Tembellik... Seviyorum, hem de çok.
Evden çıkmadığım için ve sabahtan beri oturduğum yerden kalkmadığım için anlatacak bir şey yok doğal olarak.

Masaüstümü temizledim.

Oha, gün içinde yaptığım en heyecanlı şey masaüstümü temizlemiş olmam resmen.

Yok, bir ara Bora belimden tutup beni tepetaklak çevirdi. O daha heyecanlıydı.

Bora'yla Pınar'ın tepişmesini izlemek de çok eğlenceli.

Koltukta uzanıyorum. Laptop kucağımda, Bora yanda yerde yatıyor, Pınar da onun yanında oturmuş ödev yapıyor. Sosis kokusu geliyor. Hava kararıyor yavaş yavaş. Sanırım bira lazım!

16 Mayıs 2009

Film izlemedik, Eurovision izledik. Bu defa politik oylamaların yanı sıra Zac Efron kılıklı bidilik veledin büyük yetenek görülüp 12'şer puanları kapmasına da sinir olduk durduk. Neyse, Eurovision'a ne zaman inandım ki? Her seferinde bir umut "Ehelöy birinciyiz!" diyorum. Her seferinde hayal kırıklığına uğruyorum. Hadise'yi de beğendiğimden değil ha. Şarkı kötü, performans da kötüydü.

Ben Danimarka'yı tutuyordum ama :)

Saat dördü yirmi geçiyor. Kahvemi anca içebildim. Evde kahve kalmamış. Ben de dışarı çıkıp kahve alamayacak kadar miskinim. Damla geldi, o geldiğinde kahvesizlikten ölmek üzereydim, damardan kahvemi verdi, hayatımı kurtardı. Sevgim yine %100'e çıktı.

Harika bir sabaha uyandım (uyandığımda saat 10'du şimdi 11 olmuş, fark etmeden bir saat geçmiş, vay anasını!). Böyle harika bi sabaha uyanmamı sağlayan sabaha ve minik kedi yavrusuna teşekkür ederim. Hazır teşekkür etmeye başlamışken biraz daha edeyim:

Dün, benim için güzel bir okul günü oldu. Günümü güzelleştirenlere (Mete, Uğur, Pınar, Aslıhan Hoca) teşekkür ederim. Eve döndüğümde "Anne, anneciğim, ben geldim, yarın tatile gidiyorsunuz diye akşamımı sana armağan ettim! Hem de canım kuzenim Utku beni Alsancak'a çağırmıştı. Gitmeyeceğim!" dedim anneme (böyle söylemedim tabii). "Manyak mısın sen? Senle ilgilenecek kim, git Alsancak'ına!" diyen hatta sonra beni Alsancak'a götüren anneme teşekkür ederim (sevdiğinden yapıyor, başından savmak için değil, tamam mı?). Sonra, beni Alsancak'ta alan, sıkıldığımı düşündüğü anda "Naber genç?" diye muhabbete tekrardan dalan, eve erken gitmeyim diye "Ayıp edersin!" diye üstü kapalı tehtidler savuran uzun saçlı ama şeker (hahaha!) kuzenime teşekkür ederim. En başta "Lan, dansetmiyorsunuz siz, benim arkadaşlarım olsa, o-hoooo." diyerek kızdığım, fakat sonra laflarımı bana yedirten ve saatlerce birlikte dans ettiğim yazılım tayfasına teşekkür ederim.

Sabahın köründe kalkacak olmasına rağmen gecenin bir yarısı gelip beni Alsancak'tan alan babama teşekkür ederim. Ve dönüş yolunda ettiğimiz tatlı muhabbet için muhabbet perisine teşekkür ederim. Ha, bir de, yarım yüzünü sarı sarı gösteren ay dedeye de teşekkür ederim. Kendimi Nazım Hikmet gibi hissetmemi sağladı gece gece.

Önümde uzun, ödev ve müzik dolu bir gün var. Akşam Damla gelecek (hımmm, kaçtı, dur, 5+3+3+4=15 senelik dostum) film partisi vereceğiz baş başa. (Köpek geldi, balkona çıkma talebinde bulundu, balkon kapısını açtım, geldim, güneşleniyor velet, burnunu sıkasım geldi.) Damla'ya en son "O kadar uzun süredir görüşmüyoruz ki artık seni sevmiyorum. Bir 'Sim' gibiyim, görüşmeyince sevgim yavaş yavaş azalıyor." dedim. O da bana, "Geldiğimde, iki öpüşür koklaşırız yine seversin beni." dedi. İşte böyle bayat (!) bir ilişiki bu da.

Şimdi bir kahve, sonra kendimi günün akışına bırakacağım.

14 Mayıs 2009

Bir akşamda bu kadar çok kayıt olur mu diyeceksiniz, olur diyeceğim. Yazıyorum çünkü korkuyorum. Ailem ciddiye almıyor beni de bir durum var, iyi kötü, klişe orjinal her türlü korku filmine bağımlı bünyem sağolsun sahneler oluşuyor kafamda türlü türlü. Hepsinin sonunda tuhaf bir yaratık tarafından parçalanıyorum.

Şöyle; hani bu soba kullananların soba borusunu bağladığı boşluk olur ya, soba kullanmıyorsanız kapalı tutarsınız, takılır o öyle kendi halinde. Hah işte, oradan tıkır tıkır bir sesler geliyor. Dalga geçmeyin, korkuyorum ya! "Alien" çıkacak.

Efendim? Yok, conclusion'da henüz bir aşama kaydedebilmiş değilim. Pınar'la konuşuyorum daha çok. Olsuni biter, o da olur.

"pınar says:
şu dünyada iki tane kafayı yemiş manyak yaşıo
pınar says:
biri kanka biri de sevgilim
pınar says:
allah bana sabır ihsan etsin"

Seviyorum lan!

Pınar sıkıştırdı beni, "Bunalmışsın yine Allah'ın belası!" diye. Bunalıyorum ya ne yapalım ne edelim derken gelecek planları yapmaya başladık. Karar şudur: İspanyol koca bulacağım hatta ilan vereceğim "Türk bayan İspanyol eş arıyor! 1988 doğumlu Türk bayan, İspanyol eş arıyor. Türk bayan iki erişkin evlatla (Pınar ve Bora olmak üzere) birlikte gelcektir. Bayanın diksiyonu düzgündür, alımlı ve presentabldır." diye. Bu geyik vesilesiyle zaten yerine yavaş yavaş gelmeye başlayan keyfim Pınar'ın aşağıdaki söyledikleriyle bir kahkaha olarak kendini gösterdi ve iyice tavan yaptı:

"pınar says:
of burada bu kadar sevimli arkdaşların varken sen bi kedi götünü döndü die sana depresyona girdin
pınar says:
oldumu şimdi
Ilgın Ağacı says:
:D :D :D
pınar says:
benim kedim 5 yıldır bana götünü dönüo"

Ehem, bu kadar.

Yine bir durak erken indim otobüsten, evime daha yakın olduğunu iddia ediyorum bu durağın inatla. Aslında değil. O durakta inmeyi seviyorum sadece. Nedenini bilmiyorum, nedenini bilmeden yaptığım binlerce şey var, bu da onlardan biri.

İspanyolca dersinden sonra Mete'yle buluştum ve epey uzun bir süre projemizle ilgilendik. Sonra Cansen (my tiny girl) ve Gizem'le (my ssm) buluşmaya gittim Alsancak'a. Gün içinde mesaj aldım kızlardan. Hep böyle aniden haber veriyorlar. Dedim, evet conclusion yazmam gerek ama nasıl olsa eve gittiğimde saatlerce oyalanacağım, o yüzden eve bir iki saat geç gitmemin hiç bir sakıncası yok. Bir anda verdim karar ve Mete'den ayrılıp attım kendimi 169'a.

Kızlarla buluştuk, onlar biralarını içmeye başlamışlardı, ben de bir ellilik söyledim, karnım açtı, zaten bünyemin alkole dayanıklı olduğunu asla söyleyemeyiz (ciddiyim, alkol almış biri bana doğru hohladığında sarhoş olabiliyorum), haliyle kafam hemen güzel oldu. Alkol bana yaramıyor, ne bünyem ne zihnim dayanıklı alkole. Kızlarlayken iyiydim. Ne zaman otobüsten indim, eve yürümeye başladım, o zaman delirdim (yine).

Eve yürürken yavru bir kedi gördüm yolda. Kedilere bayılmam, yavru olanları severim. Yine de biraz çekinirim kedilerden, köpek insanıyım ben. Kediyi gördüm, durdum, hafifçe eğildim seveyim diye, kedi beni fark ettiği gibi kaçtı. Ve ben berbat hissetmeye başladım. Kediye arkamı dönüp hızlı hızlı evime yürümeye başladım. Öyle ki kendimi bizim epeyce işlek olan caddeye attım kendimi. Evet, araba altında kalıyordum. Arabayı kullanan adam son anda durdu. Çarpsa ciddi bir şey olacağından değil ama yine de kendini şuursuzca araba altına atmak çok da hoş bir şey değil hem ezileyazan hem de ezeyazan kişi açısından. Neyse ki olumlu ışık yayan bir insanım, adam kızmayı bırak, iyi olup olmadığımı sordu. İyi olduğumu söyledim ve özür dileyip bilinçsiz yürüşüme devam ettim. Hızladım, bizim sokağa varana kadar insanlara çarpa çarpa, hızlı hızl yürümeye devam ettim. Bizim sokağa girdiğimde koşmaya başladım. Evime kadar koştum. Tek isteğim kendimi odama atıp laptopımı kucağıma alıp bu satırları yazabilmekti.

Dört günlük "dünyanın tepesindeyim, bana kimse dokunamaz" maceram sona ermiş bulnuyor böylelikle. Bir kez daha kendimi umutsuz, bıkkın ve yalnız hissediyorum. Şu an hayatımdaki tek amaç conclusion'ımı yazmak ve yatağıma girmek. Dedim ya, alkol bana yaramıyor.

Yarın, bunları okuduğumda belki kızacağım kendime. Diyeceğim, "Al, bugün iyi hissediyorsun yine! Bu abartma niye?". Doğru diyeceğim, fakat içimde bir yerlerde bu hisler varlığını sürdürecek. Sıklıkla patlak vermeye devam edecek. Biliyorum. Olumsuz anlarımda olumlu şeyler bulabiliyorum. Bu patlamalar olmasa ben, ben olur muydum diye düşünmeye başlıyorum. İnişlerim de benim, çıkışlarım da. Birgün tam anlamıyla iyi olacağıma inanıyorum. Ya, ben o salaklardanım işte.

Bir süre daha kafam karışık olsa ne olur ki?

12 Mayıs 2009

Bu ne yorgunluk! Gözlerim kapanacak ama inat ettim yazacağım bir iki satır da olsa bir şeyler. Güne "Böleyh. Think about it." diye bir mesajla başladım. Beni, daha doğrusu etrafımdakileri tanıyanlar bu mesajı kimden almış olduğumu hemen tahmin edeceklerdir. Evet, evet, benim sevgili deliliğim Mete. Sıkılıyor tabii, bir de ayak kırığı çıkmış başına iyice delirmiş. Bekliyoruz aramıza dönmesini heyecanla, beklerken de ben sekreterliğini yapmaya devam ediyorum. Bana soruyorlar okulda "Mete ne durumda?" diye, ben de anlatıyorum. Diyorum, "Bugün banyo yapmış." Şaka maka, özledik seni!

Banyo manyo, tıkın mıkın (yalnız iştahım kapandı, kilo veriyorum!) derken bir baktım çıkma saatim yaklaşmış. Fatih'le konuştuk denk gelir miyiz metro da diye, yok gelmeyiz dedik, benim metroyu kaçırmamla denk geldik, macera dolu bir yolculuk yaşadık. Otobüsteyiz, bir adam oğluyla inecek. İlk kendi indi, sonra çocuğu indiriyor, otobüs haraket etti, adam koşturuyor, bir yandan herkes bağırışıyor, otobüs durdu, bu sefer de çocuğun ayağı sıkıştı kapıya, herkes "EYVAH ÇOCUK SIKIŞTI!" diye bağırmaya devam ediyor, panik olmuşlar, koşturuyorlar, Amerikan halkı gibiler, biz sakiniz. Bakıyoruz ne oluyor ne bitiyor diye. Olayı gözlemledik, sonra psikolojik ve sosyolojik çıkarımlarda bulunduk (psikoloji demişken, psikoloji notumun yine kötü olduğunu belirtmeden geçemiyorum). Bir de fark ettim, panik anlarında kılımı kıpırdatmıyorum. Oysa her zaman "Ben kesin çığlık atarım.", "Ben kesin bayılırım.", "Ölürüm ben, biterim, oturur ağlarım." derdim olası panik anları için (mesela yaralanan bir arkadaş v.b.)

Sonra okul, ders, muhabbet... Liason dersimiz yedi buçukta bittiğinden eve varmam sekiz buçuğu buldu. Annemin gelmesini bekledik babamla uslu uslu, annem gelince de gittik anneanneme. Dünkü kadar iyi değildi ama kendindeydi, bugün göbeğim kapalı diye sevindi. Komiklikler yaptı, çok sevimliydi, sürekli gözlerim doldu. Yoğun bakımın içinde, tekerlekli sandalyeyle gezdirdik. Yalnız gezdirene kadar bize çektirmediği kalmadı. Elini tutuyorum, koluma tutunuyor, kalkmaya çalışıyor. Annem kızıyor oradan, "Anne, yat! Oksijen tüpü lazım!" diyor. Bizimki bana mısın demiyor, birinin kolunu kapıp çekiyor kendini. İnatçı kadın, bu inatla kalkacak o ayağa. Demedi demeyin.

Aslında bugün, hikayelerimden birini paylaşayım diyordum. Bir de çok eski günlüklerimden bir şeyler yazacağım zamanla, kendimi rezil edeceğim bir bakıma. Fakat bu akşam tükendim. Biraz da keyfim kaçık doğrusu. Evet, bu kadar.

11 Mayıs 2009

Yazdığıma bir bakayım dedim, heyecanla abuk sabuk cümleler kurmuşum ara ara. Özür dilerim, üzgünüm, beni affedin!

Gece gördüğüm deli işi rüyalardan bahsedecektim. Sabah derste sonunda bir işimizi pek sevgili hocamıza nasıl beğendirdiğimizi anlatacaktım. Gün içinden komiklikleri, Alev ve Can'la eve dönüş yolculuğumuzu uzun uzun, ballandıra ballandıra paylaşacaktım sizinle. Fakat bu daha önemli. Ne kadardır bu kadar mutlu olmadım anlatamam. Sakinleştim, huzruma kavuştum:

Anneannem üç ay kadardır hastanede, solunum yetmezliği. En başlarda daha iyiydi, sonra boğazını deldiler nefes alabilsin diye. Kötüleşti. Gidiyordum, gözlerini açamıyordu. Gidiyordum, karbondioksit narkozunda oluyordu. Gidiyordum, titriyordu. Gidiyordum, elini tutmaya çalıştığımda elimi itiyordu, kim olduğumu bilmez bilmez bakıyordu bana. Can ve kan olmasından öte, anneannem benim için dünyanın en kıymetli varlığı olmuştur hep. Ne bileyim, ona sevgim apayrıdır. Haliyle onu bu halde görünce yıkılıyordum. Ağlayacak oluyordum, babam tehtidi savuruyordu, "Getirmem seni bak!" diyordu. Annemin derdi zaten başından aşkın diye bir de zırıldamalırmla onu iyice beter etmeyim istiyordum. Ne oluyordu? Ev boş kaldığında, yatağımda, okulda boş bir köşe yakaladığımda hüngür hüngür ağlıyordum.

Bugün de ağlıyorum. Sevinçten! Babam işten geldi, beni aldı anneanneme gittik. İki gündür çok iyi olduğunu söylüyorlardı. İçten içe korktum, ben gidiyorum yine kötü olacak diye (son zamanlarda anneannem için lanetli olduğumu düşünmeye başlamıştım). Hastaneye vardık, yoğun bakıma giderken kalbim küt küt, öyle böyle değil.

Uzun koridorları aşıp sonunda anneannemin bulunduğu odaya vardık. Ve anneannem hiç olmadığı kadar iyiydi! Beni görünce ağlamaya başladı. Sarıldık, öpüştük, koklaştık (gözyaşı defol!)... Sesi çıkmamasına rağmen muhabbet ettik. Hatta göbeğim açık diye fırça bile yedim. Yediğim en tatlı fırçaydı. Diyebilirim ki son bir, bir buçuk senedir geçirdiğim en güzel yarım saatti.

Ve inanılmaz pozitif düşünmeye başladım (Elif'im bücürükümü anıyorum bu noktada), inanıyorum, bu kadın oradan çıkacak ve aramıza dönecek. O kadar!

Eve vardım, Mete ve İbo'ya saldırdım güzel haberleri verebilmek için sonra buraya yazmaya koyuldum. Bir yandan Mete ve İbo'ya laf yetiştirmeye devam ettim. İbo bir şeylerden bahsetti. İbo'nun bahsettiği şeyleri inceledim, üzüldüm, iki saniye sonra geçti. Hatta kafamda hemen "Nobody's wife (Anouk)" çalmaya başladı:

"I'm sorry for the times that I made you scream
for the times that I killed your dreams
for the times that I made your whole world rumble
for the times that I made you cryfor the times that I told you lies
for the times that I watched and let you stumble

It's too bad, but that's me
what goes around comes around, you'll see
that I can carry the burden of pain
'cause it ain't the first time that a man goes insane
and when I spread my wings to embrace him for life
I'm suckin' out his love, 'cause I, I'll never be nobody's wife

I'm sorry for the times that I didn't come home
left you lyin' in that bed alone
was flyin' high in the sky when you needed my shoulder
you're like a stone hangin' round my neck, see
cut it loose before it breaks my back, see
I've gotta say what I feel before I grow older
I'm sorry but I ain't gonna change my ways
you know I've tried but I'm still the same
I've got to do it my own way

It's too bad, but hey, that's me
what goes around comes around, you'll see
that I can carry the burden of pain
'cause it ain't the first time that a man goes insane
and when I spread my wings to embrace him for life
I'm suckin' out his love, I, I'll never be nobody's wife"

Evet, kötüyüm, şeytanım. Evet, "KADIN MİLLETİ". Ne yapayım? Durum budur.

10 Mayıs 2009

Yaşım yirmi. Hayatımın ilk on sekiz senesini turp gibi geçirdim. Ne soğuk, ne sıcak... Hepsi vız gelirdi. Kışın ortasında gayet montsuz, gayet ceketsiz dolanırdım ortalıklarda. Sonra ne oldu? Üşür oldum. Son iki senedir durum vahim. Karın ağrısı mı diyeyim, sırt ağrısı mı, diş çürüğü mü (her gün dişlerini en az 60 kez fırçalarım), yoksa önemsiz olmasına rağmen yine de sahip olduğum sevgili kistimden mi bahsedeyim? Hepsi var işte. Aslına bakarsanız, ciddi bir sağlık problemim yok. Ancak, on sekiz sene ağrının "a"sını yaşamayan biri olarak dökülüyor gibi hissediyorum kendimi.

Ağrının "a"sını yaşamayan biri dedim de aklıma bu ağrı muhabbetini neden açtığım geldi: Migrenim (yani ağrının "a"sını yaşamış olabilirim.) Migrenim, en yakın dostum gibi bu zorlu hayat yoluna benimle birlikte baş koydu. Sağ olsun, bugün de beni yalnız bırakmadı. Güne migrenimle başladım. Dolayısıyla, "Ales"e de migrenimle başladım. Sonradan açıldım. Açıldım açılmasına da sınavın ilk on beş dakikasında beynimdeki zonklamalar doğal olarak panik atağımı tetikledi, "Aha," dedim "Kolay gelsin." Her neyse, çok kolay gelmedi ama elimden geleni yaptım. Fena bir puan almayacağımı düşünüyorum. Umarım öyle olur. Gerçi, henüz bu puanla ne halt edeceğimden de o kadar emin değilim ya, bulunsun.

Sınav çıkışında benimle aynı kaderi paylaşıp aynı üniversitenin yakın bir binasında sınava giren milk&honey'mi yani Alev'i buluşacağımızı konuştuğumuz yerden aldım. Yürüyerek metroya gittik. Sonra bizim eve vardık. Tıkındık, muhabbet ettik, internetten mezuniyet partisi için elbise modelleri baktık. Boş işlerle uğraşıp ölesiye eğlendik. Anneler günü sebebiyle Alev gitti. Ben de Annemi aldım, attım kendimi sokağa. Annem ve babam haftaya arkadaşlarıyla tatile gidecekler. Plaj terliği ihtiyacı varmış hatunun. Plaj terliği aradık. İstediğimiz gibi bulamadık. Onun yerine kuzenime düğünde takacağımız takı işini hallettik. Bana üst baş aldık. Bana elbise baktık ama almadık (model çok güzel oldu da elbise çok beklemiş, eski gibiydi). Bana ayakkabı baktık ama almadık (elbise yok ortada sonuçta).

Bunların büyük çoğunluğunu "Forum Bornova"da yaptık. Orada bulunduğumuz süre içerisinde görmediğimiz insan kalmadı. Benim canlarımı da gördük (Memo, Doğa, Esra, Samu). Pek bir sevindim onları gördüğüme, sanki yarın görmeyecekmişim gibi. En sonunda, yorgun argın eve döndük. Balık yedik. Saat ona doğru bilgisayarın başına oturabildim ve yarına olan ödevlerimi aceleyle bitirdim. (Son beş haftam kalmışken isim verip okul hayatımı tehlikeye sokmak istemiyorum o yüzden bir hoca diye başlıyorum) Bir hoca en az seksen kez gönderdiğim ödevi artık beğensin diye tekrar düzenledim. Gönderdim. Ancak dikkatsizlikle yanlış versiyonu yollamışım. Fırça yedim. Doğrusunu yolladım, olay tatlıya bağlandı. (Yalnız isim versem olurmuş, kötü bir şey söylemedim).

Ödev, muhabbet akşamı sonlandırayım derken uzun süredir sesi solu çıkmayan birinin, Fatih'in sataşmasıyla şenlendim. En başta, onu hatırlayıp hatırlamadığımı anlamak için beni bir denedi, hatırladım, ardından muhabbete koyulduk. O derken, bu derken, şu derken. 2006 yılının Ağustos ayında msn üzerinden gerçekleştirdiğimiz "felsefik geyikler"den bahsetmeye başladık. Fatih, sağ olsun, bu geyikleri buldu. Her ne kadar, Fatih bu geyiklerimizi başarısız komik olma çabaları olarak yorumlasa da, ben epey bir güldüm. Tabii bu benim herşeye gülebilme yetimden de kaynaklanıyor olabilir. Yine de, orjinal halini sizinle paylaşmak istiyorum. Buyrun:

PARMAK ŞIKLATMAK

"Avec Tristesse:
düðünlerde insanlar neden oynar.. ya da oynarken neden elleriyle "þýk" dye ses çýkarýrlar baþ parmak ve orta parmaðý sürterek
Waiting...:
hahaha
Waiting...:
neden
Waiting...:
gelenek olmuþtur belki
Avec Tristesse:
nasýl bi gelenek ya.. nasýl ortaya çýkablir ki bu hareket
Avec Tristesse:
alkýþlamak tamam da.. o hareket nasýl ortaya çýkar ki
Waiting...:
þans eseri
Waiting...:
alla alla
Waiting...:
araþtýralým
Avec Tristesse:
adamlar evlenirken arkada müzik çalarken falan eðleniolarken falan, adamýn biri eliyle böle bi hareket yapýo ve herkes çok beðenio aynýsýný yapýo
Avec Tristesse:
adamý bunu yapmaya iten þeyi araþtýrmak lazým
Waiting...:
iþte o þans olsa gerek
Waiting...:
kaderinde varmýþ
Waiting...:
yani o adam o hareketi çýkarýcaktýr bi þekilde
Avec Tristesse:
ona bakarsan hareket çekerken de þak die ses çýkýo.. herkes yapamasa da..
Avec Tristesse:
nie öyle eðlenmemiþler..
Avec Tristesse:
olay sese bakmýo demek ki..
Avec Tristesse:
ama estetik bi güzellii de yok
Avec Tristesse:
o zaman NE!
Waiting...:
yapmasý kolay olduðu içindir
Waiting...:
heran her yerde
Waiting...:
her koþulda yapabilirsin
Waiting...:
bak þu anda bile yapabiliyorum
Avec Tristesse:
ondan daha kolay þeyler de var ya kabullenemedim bi türlü
Avec Tristesse:
ama peki o zaman sonuca baðlayalým..
Avec Tristesse:
adam þans eseri böle yapýo.. ordan geçen emmioðlu bunu çok beðenio ve öyle kalýo artýk hep..
Avec Tristesse:
beni tatmin etmedi
Waiting...:
bnide
Waiting...:
ama baþka ne olabilir ki mantýklý açýklama
Waiting...:
yukardan inmiþtir belki eheh
Avec Tristesse:
belki dili ve tek eli olmayan birisi dier eliyle dikkat çekmek isterken nasýl ses çýkarýyým die düþünürken bu hareketi keþfetmiþtir.. bunu görenler de adam sevinio eðlenio sanmýþtýr
Waiting...:
hey iþte bu mantýklý oldu
Avec Tristesse:
belki o adamýn iki eli de olmasaydý sadece dili olsaydý o zaman o sesi diliyle çýkaracaktý "lak lok" die ses çýkarablioruz ya dilimizle
Avec Tristesse:
öyle oynardýk belki düðünlerde þuan
Waiting...:
bu iðrenç oldu :D
Waiting...:
yani adam osurarak igi çekmeye çalýþsa bizde düðünlerde osurucakmýydýk
Avec Tristesse:
sonuçta öyle bi ihtimal varsa böyle de bi ihtimal olablirdi..
Avec Tristesse:
hayýr bu insanlarýn anlayýþsýzlýðý.. adam orada ilgi çekmeye çalýþýrken onu eðlenio sanýolar..
Avec Tristesse:
ama osurarak eðlenebilen insanlar var nitekim..
Waiting...:
türk insaný osurarak eðlenmeyi gayet sever
Avec Tristesse:
ama mesela öyle bi düðün olsa ben katýlmazdým..
Waiting...:
normAli yeterince itici bnce
Waiting...:
osuruklu hiç hoþ olmazdý
Avec Tristesse:
hem zor olurdu isteyince osurabilen insanlar topluluðu oluþturmak lazým gelirdi orkestra için..
Avec Tristesse:
neyse.. sonuçta bi açýklama yapabildik.. teþekkürler
Waiting...:
:D
Waiting...:
ve muhabbet osuruða dolayýsýyla boka sarmadan keselim ha
Avec Tristesse:
aehauehauheuh olablirdi bak bu..
Waiting...:
sonucu tekrarla hadi
Avec Tristesse:
dili ve eli olmayan amcamýz ilgi çekmek için böyle bi ses çýkarma usulü keþfetmiþtir çünkü yardýma ihtiyacý vardýr..
Waiting...:
insanoðlu bunu çarpýtýp eðlence olarak algýlamýþtýr
Waiting...:
ve bu olay düðünlerde süregelmiþtir günümüze
Avec Tristesse:
o amcayý ya da ablayý burdan saygýyla anýyoruz
Waiting...:
svegilerimiz yollayalým"

SÜPERMEN

"Waiting...:
peki süperman neden uþarken kollarýný öne uzatýr
Avec Tristesse:
aaa evet uaheuaheau
Avec Tristesse:
çok komik uaheuhahuaue
Avec Tristesse:
neden öne uzatýr ahauheua
Avec Tristesse:
yana açýp kanat çýrpar gibi yapmaz da öne uzatýr
Avec Tristesse:
arkadan bi destek alýo heralde
Waiting...:
öldüm
Avec Tristesse:
ya da onu uçuran þey ne.. uçmasýný saðlayan organý neresi... hani kuþlar kanat kullanýo falan tamam da..
Avec Tristesse:
ne blim kuþun kanadý insanýn kolu..
Waiting...:
pelerinde deildir heralde tüm iþ
Avec Tristesse:
yok artýk pelerinde olmaz..
Avec Tristesse:
kollarý öne götürüo.. çözüme ulaþtýrmak lazým bu konuyu..
Avec Tristesse:
kolunu yönlendirdiði yere uçuo bide hep..
Waiting...:
bacaklar flnda kýprdamýo bi olayý yok yani onu uçuran sanýrým
Avec Tristesse:
ama bþiyler olmalý..
Waiting...:
Beyin gücü
Avec Tristesse:
kollar ne alaka?
Waiting...:
sadece þekil olabilir mi
Avec Tristesse:
hm.. sadece sað eliyle uçuo yannýz
Waiting...:
burda burgerden alýnma bardak var onda çift el
Avec Tristesse:
http://www.supermanhomepage.com/images/superman-returns7/sfx-june-poster.jpg
Avec Tristesse:
http://bilder.filmstarts.de/thumbs/film/filme/s/superman/Superman-Poster01.jpg
Waiting...:
bu da ayrý bi tartýþma konusu o zmn
Avec Tristesse:
burger fake superman üretim yapmýþ
Avec Tristesse:
belki sermayeyi burdan elde edebliriz?
Avec Tristesse:
superman öyle uçmaz diye baþvuralým..
Waiting...:
belki bu yeni moda Supermandir
Avec Tristesse:
güçsüzleþtiðini gösterir bu.. tek elle iþ göremio artýk.. tek elle uçup diðer eliyle belinden bi kadýn kavrayýp kurtaramýcak demekki artýk.. kurtardýðý kadýnlarý neresine asacaksa..
Waiting...:
eyvah
Waiting...:
durum çok fena
Waiting...:
öyle hiç düþünmemiþtim
Avec Tristesse:
hmm ama baþka bþiy buldum burgercýlar haklýymýþ..
Avec Tristesse:
http://www.starnet-database.com/dbase_deo/profiles/superman/superman.wb.jpg
Waiting...:
yani artýk tek sonradan süper olmayan süper kahramanda iþe yaramaz ha
Avec Tristesse:
demek ki tek el çift el farketmio.. belki çift el daha hýzlý gitmesini saðlýodur
Avec Tristesse:
motor gücü falan gibi..
Avec Tristesse:
kriptonlu tanýdýðým olsa sorardým çok aklýma takýldý þimdi gece gece..
Waiting...:
belkide hava koþullarýdýr
Avec Tristesse:
belki de ani manevralar içindir.. ne blim yukardan onu çeken kameraya çarpmamak için falan fren olarak da kullanýo olablir..
Avec Tristesse:
çok yýrtýnýo çünkü son verdiðim linkte
Waiting...:
belkide bazen sol kolu aðrýyodyr sadece ondandýr
Avec Tristesse:
salak sanýrým evet dediin gibi..
Avec Tristesse:
yahu çok ihtimal var..
Waiting...:
en iyimisi biz favorimizi seçip bu konuyu aydýnlatalým snra kapanýþ konuþmasý yapýp siteye atalým
Avec Tristesse:
uehaueh
Avec Tristesse:
senin nedir favorin
Waiting...:
yorgunluk sanýrým
Avec Tristesse:
auehau gerçi biz hala anlayamadýk neden ellerini öne götürdüðünü
Waiting...:
þekil meselesi
Avec Tristesse:
odun gibi uçsa çok komik olur evet.. hazýrolda uçsa falan
Waiting...:
sonuçta bi karizmada lazým deðil mi
Avec Tristesse:
havadayken karizmatik olablio evet.. þuan oturduðun yerde ellerini yukarý kaldýrmayý denesene
Avec Tristesse:
aptal gibi hissettim kendimi..
Waiting...:
bnde sanki biþeye sevinmiþ gibiyim
Waiting...:
aslýnda green dayin we are the champions coverýný dinliodum ve duygulanmýþýmda ellerimi bi gazla havaya kaldýrmýþým gibi oldu
Avec Tristesse:
ben de halter kaldýrýomuþ gibiyim ama ortada halter yok
Waiting...:
hmm
Waiting...:
belki sadece amcamýza ykaýþýodur
Avec Tristesse:
aehaueh
Avec Tristesse:
hayýr olmaz öyle supergirl falan da var uçan bi ton amca ve abla var
Avec Tristesse:
ama bide pelerin ve üstümüze yapýþan bi giysi giyip denersek bizde de tuhaf durmaz o hareket
Avec Tristesse:
belki..
Avec Tristesse:
gerçi bu saçlarla bana durur da.. sonuçta bi ihtimal..
Waiting...:
muhaha
Waiting...:
hadi seni o þekilde giydirip resmini çekelim ve yayýnlayalým
Avec Tristesse:
ahahahaha hadi gel
Avec Tristesse:
sonra loto oynarýz
Waiting...:
dýþarý çýkýp ilk gördüðümüze aþýk olarak geceyi noktalarýz
Avec Tristesse:
evet evet!
Waiting...:
haha
Waiting...:
sonuç olarak SUPERMAN þekilci bi pezemenktir sadece yorgun olduunda tek elini indirir
Avec Tristesse:
auheauhe
Avec Tristesse:
bitti"

*"Waiting" ben olmaktayım.

9 Mayıs 2009

Çok tuhaf, uzun uzun baktım bomboş sayfaya. Sanki doğum yaptım. Alt tarafı "yeni bir blog" daha açtım, beni tanıyanlar bilirler, bu benim sıklıkla gerçekleştirdiğim şeylerden biridir. Bana özgü ritüeller diyelim. Hayatımdaki "ufak" dönüm noktalarıyla bir ortaya çıkan doymak bilmez yapımı ortaya koyan parçalarım da diyelim. Doymak bilmez olduğum için haliyle bir yığın boşlanmış blog'um olmuştu. Ayrıca, "Tamam, bu sırf benim." diyerek bir takım online günlük hesapları da almıştım. İşte bu blog'ların ve günlüklerin hepsinden sıyrıldım. Geçmişten kaçış değil bu, daha ziyade yeni bir başlangıç yapmak ve bu defa dürüst olmak. Dürüst olmak... Eski blog'larımda yalan dolan yazıyordum demek değil bu. Başka bir şey, ne olduğunu tam olarak açıklayabileceğimden emin değilim. Deneyelim: Mesela, o blog'larda veya blog'lara ilişkin, kendimce kararlar alıyordum. Bu kararları gerçekleştiremeceğimden adım gibi emin oluyordum. Sonra ne oluyordu? Blog'lar önemini yitiriyordu. Ve onları boşluyordum. Vazgeçmeye çalıştığım budur.

Aslında, şu anda bile bu konuda gelişme kaydetmiş olduğumu söyleyebiliriz. Bu "Ilgın'ın sıradan bir girişi" gibi olmadı. Yazmaya oturduğumda içimden geldiği gibi yazmaya söz verdim kendime ve sözümüde tuttum. Bir de en başta bahsettiğim anaç duygular var işin içinde. Kendimi kötümser mizaca sahip bir insan olarak tanımlamama rağmen blog'umun geleceği pek parlak gözüküyor gözüme. Şu noktada "Sana ne kadar güvenebiliriz ki?" diye sorabilirsiniz. Güvenemezsiniz. Kendi gözlerinizle görmediğiniz sürece.

Evet, bu blog'a ne yazmalı? Tepede de görebileceğiniz gibi "herşey ve hiçbir şey" (Green Day- Basket Case) hakkında, günlük tadında sızlanacağım. Bunun yanı sıra hikayelerimi, olursa şiirlerimi (çok küçük bir ihtimal, minicik), düşünce akışlarımı yayınlarım. Sevdiğim, sevmediğim şeyleri paylaşırım. Ne kadar da bir yazarım? Ona kesin bir cevap veremem. Hayalim 5 hafta sonra, oldukça sık yazmaya başlamak. Şu sıralar o kadar yoğunum ki! Tabii bu ayrı bir mesele.

Yarın "Ales"e gireceğim, hiç heyecanlı değilim. Saatlerdir, "Bugün Ales için ne yaptın?" diye soruyorum ve bir cevap veremiyorum. Soruyu "Dün ne yapmıştın?" olarak sorduğumda da bir cevap çıkmıyor ve bu böyle gidiyor. Hangi gün olduğunu hatırlamıyorum, tek bir gün bir deneme çözmüştüm, ona güveniyorum. Yine de en azından bir Türkçe testi çözeyim diyorum gün bitmeden. Diyorum ya, çözer miyim hiç belli olmaz. En azından saatlerdir ertelemeye aldığım kağıtlara bir kucak açayım diyorum ve sizi şimdilik terk ediyorum.