23 Haziran 2009

9 gündür yazmıyorum.

Aslına bakarsanız son bir haftadır bilgisayarın başına geçmemiştim. Çünkü balo malo muhabbetine Çarşamba günü Çeşme'ye gittim, anca Pazar günü döndüm. Doğa'larda kafa dinledim. Sonra, "Güzel teknoloji orucu, cici teknoloji orucu..." diye diye kendimi bilgisayardan uzak tuttum. Hani aramadım da... Ancak, okulla ilişiğimi kesmek durumundayım, bu yüzden laptop'ı teslim edeceğim. Laptop'ta ne var? Fotoğraflar, ıvırlar zıvırlar... Bunları ne yapmalı? Depolamalı. İşte öyle yapmak için saat 1 sularında bilgisayarın başına geçtim. Saat dördü otuz dakika geçiyor,bilgisayarın başından kalkamadım. Bitmek bilmedi dört senenin birikimi. Tabii olayı abartıp bir takım şeyleri baştan okumam işin cabası. Sonuçta, bitti, huzurluyum, mutluyum.

Garip zamanlar... Gerek sıcaktan, gerek geçen vaktin uzunluğundan arayı doldurmak gelmiyor içimden. O yüzden sanki hiç ayrılmamışız gibi yazmaya devam edeceğim.

İzmir çok sıcak, insanın bir şey yapası gelmiyor. Ama iş bakmak falan lazım. En nihayetinde 2 temmuz itibariyle resmen mezunum. Çok garip, bir an gerildim. 10'a kadar sayıp derin nefes aldım ve geçti. Resmen mezun, dolayısıyla resmen işsiz olduğumda ise sizinle "job hunting" deneyimlerimi paylaşırım. Bir işe yararmış gibi...

Bir ara mezuniyet fotoğraflarından bir kısmını koyacağım buraya fakat şu anda elimde mevcut değil fotoğraflar, üzgünüm.

Şu sıralar "Ruhlar Evi"ni okuyorum. Isabel Allende'nin ilk basılan romanı, elimden bırakamıyorum bir türlü. Geçen sene doğum günümde Osman hediye almıştı bir kıtabını kadının, o günden beri sağlam hayranıyım. Kitap 430 sayfa civarı, o kadar okuyamam diyorsanız hiç elinize almayın da okuyabilecek potansiyeli kendinizde görüyorsanız bir bakın derim. Ne bileyim, ben kendimi kaybettim. Arada olur bu, kendimi kitapta kaybederim. Camus'nun depresif kitapları üzerine pek güzel geldi. Camus'yu rafa kaldırdım, 15 sene sonra okuyacağım.

Ananemi özleyecek bir çok neden buluyorum sürekli. Sık sık gözlerim doluyor ama hayat devam ediyor. Di mi? Ondan ağlamıyorum, toparlanıyorum ve tam gaz muhabbete devam ediyorum. Yine de içimdeki burukluğu inkar edemeyeceğim.

Kendime yeni bir arkadaş edindim: Doğa'nın üç yaşındaki kuzeni Defne. Çok iyi anlaşıyoruz. Saçma salak oyunlar oynayıp kahkahala boğuluyoruz. Defne süt içsin diye beni ısırıp durmasına falan izin veriyorum. Öyle böyle bir sevgi değil anlayacağınız. Kız, Doğa gibi: Deli. Sadece -yüzlerce defa herkese söylediğim gibi- Doğa'dan daha zeki. He he he.

Ayrıca, Perşembe akşamı Doğa'larda çektiğimiz filmden ötürü Memo, Doğa ve Mete'ye teşekkür ederim. Hayallerim gerçek oldu. Zombi filmi çektik! Kısa mısa! Bildiğin zombi filmi!

Ne desem? Ne desem? Diyecek bir şeyler yok pek, var da bulamıyorum, hava sıcak. Veya söylemiyorum... Kim bilir?

İzmir'in renkli bir şehir olması gerekmiyor muydu? Bence İzmir hüzünlü bir şehir. Tıpkı laptop'ım gibi.

Taze fasulye.

0 Comments: