23 Haziran 2009

9 gündür yazmıyorum.

Aslına bakarsanız son bir haftadır bilgisayarın başına geçmemiştim. Çünkü balo malo muhabbetine Çarşamba günü Çeşme'ye gittim, anca Pazar günü döndüm. Doğa'larda kafa dinledim. Sonra, "Güzel teknoloji orucu, cici teknoloji orucu..." diye diye kendimi bilgisayardan uzak tuttum. Hani aramadım da... Ancak, okulla ilişiğimi kesmek durumundayım, bu yüzden laptop'ı teslim edeceğim. Laptop'ta ne var? Fotoğraflar, ıvırlar zıvırlar... Bunları ne yapmalı? Depolamalı. İşte öyle yapmak için saat 1 sularında bilgisayarın başına geçtim. Saat dördü otuz dakika geçiyor,bilgisayarın başından kalkamadım. Bitmek bilmedi dört senenin birikimi. Tabii olayı abartıp bir takım şeyleri baştan okumam işin cabası. Sonuçta, bitti, huzurluyum, mutluyum.

Garip zamanlar... Gerek sıcaktan, gerek geçen vaktin uzunluğundan arayı doldurmak gelmiyor içimden. O yüzden sanki hiç ayrılmamışız gibi yazmaya devam edeceğim.

İzmir çok sıcak, insanın bir şey yapası gelmiyor. Ama iş bakmak falan lazım. En nihayetinde 2 temmuz itibariyle resmen mezunum. Çok garip, bir an gerildim. 10'a kadar sayıp derin nefes aldım ve geçti. Resmen mezun, dolayısıyla resmen işsiz olduğumda ise sizinle "job hunting" deneyimlerimi paylaşırım. Bir işe yararmış gibi...

Bir ara mezuniyet fotoğraflarından bir kısmını koyacağım buraya fakat şu anda elimde mevcut değil fotoğraflar, üzgünüm.

Şu sıralar "Ruhlar Evi"ni okuyorum. Isabel Allende'nin ilk basılan romanı, elimden bırakamıyorum bir türlü. Geçen sene doğum günümde Osman hediye almıştı bir kıtabını kadının, o günden beri sağlam hayranıyım. Kitap 430 sayfa civarı, o kadar okuyamam diyorsanız hiç elinize almayın da okuyabilecek potansiyeli kendinizde görüyorsanız bir bakın derim. Ne bileyim, ben kendimi kaybettim. Arada olur bu, kendimi kitapta kaybederim. Camus'nun depresif kitapları üzerine pek güzel geldi. Camus'yu rafa kaldırdım, 15 sene sonra okuyacağım.

Ananemi özleyecek bir çok neden buluyorum sürekli. Sık sık gözlerim doluyor ama hayat devam ediyor. Di mi? Ondan ağlamıyorum, toparlanıyorum ve tam gaz muhabbete devam ediyorum. Yine de içimdeki burukluğu inkar edemeyeceğim.

Kendime yeni bir arkadaş edindim: Doğa'nın üç yaşındaki kuzeni Defne. Çok iyi anlaşıyoruz. Saçma salak oyunlar oynayıp kahkahala boğuluyoruz. Defne süt içsin diye beni ısırıp durmasına falan izin veriyorum. Öyle böyle bir sevgi değil anlayacağınız. Kız, Doğa gibi: Deli. Sadece -yüzlerce defa herkese söylediğim gibi- Doğa'dan daha zeki. He he he.

Ayrıca, Perşembe akşamı Doğa'larda çektiğimiz filmden ötürü Memo, Doğa ve Mete'ye teşekkür ederim. Hayallerim gerçek oldu. Zombi filmi çektik! Kısa mısa! Bildiğin zombi filmi!

Ne desem? Ne desem? Diyecek bir şeyler yok pek, var da bulamıyorum, hava sıcak. Veya söylemiyorum... Kim bilir?

İzmir'in renkli bir şehir olması gerekmiyor muydu? Bence İzmir hüzünlü bir şehir. Tıpkı laptop'ım gibi.

Taze fasulye.

14 Haziran 2009

Taze taze, buyrun:






"Yine yorganımın altına kıvrıldım. Kaçıncı oldu bu? Çok…

Sürekli diyorum ya “aynı şeyleri farklı yöntemlerle pişirip pişirip önümüze sürüyorlar”, benim de yaptığım aynen bu aslında.

Küçük bir kız gördüm, koşturuyordu. Acelesi vardı belli, annesinin bağırışlarını umursamadı. Kız koşturdu, annesi peşinde. Kız, uzun, geniş pencerenin önünde durdu. Bir anda. Öyle aniden durdu ki anlatması imkansız, köşesiz kenarsız bir ses çıkardı. Sonra elini uzattı dışarı. Güneş vuruyordu eline. Akşamüstü güneşi… Bilirsiniz, hani en çirkini bile dünya güzeli yapan o ışık. Minik eli öyle harikaydı ki güneşin altında… Öyle masum ve öyle acımasız bir güzelliği vardı ki elinin, ne olduğumu şaşırdım.

Kız avcunu açtı ve bir kelebek havalandı minik elinden. Hayal edebiliyor musunuz? Edemiyorsunuz değil mi? Hayal edilebilecek gibi değildi zaten. Gerçekti ama. Gerçekliği ürküttü beni. Beni varlığımı sorgulamaya itecek kadar ürkütücüydü.

Eve geldim. Kapıyı açışımı üçüncü bir gözden izledim. Nasıl oldu bilmiyorum. Dışarıdan bakıyordum kendime. Bendim o, eminim. Her zamanki gibi ilk yanlış anahtarla açmaya çalıştım kapıyı. Doğrusuyla da zorlandım yine açacağım diye. Açtım, içeri girdim. Ruhum bedenime geri döndü. Hatırlıyorum. Anatharımı ve çantamı koltuğa fırlatığımı, ceketimin omuzlarımdan yere kayışını, bir ritual kıvamında çıkarışımı kıyafetlerimi ve sonra pijamalarıma sığınışımı ve yorganımın altına ve düşüncelere ve uykuya dalışımı ve gördüğüm kabuslarımı, kabuslarımın her anını, hepsini, o an yaşadığım her şeyi ve yaşamadıklarımı… Hatırlıyorum. Evet, hatırlıyorum.

Uyandım, yataktan çıkmadım. Dedim ya, kıvrılınca kalırım öyle. Saatlerce, bazen günlerce. Fiziksel olmasa da zihinsel kalırım. Farkına bile varmaz kimse. Belki üç dört kişi. O gün yorganın altında kaldım, uyumadım. Denemediğimden değil, uyuyamadığımdan. Uyusam halbuki- uyusam kabulara devam ederdim kaldığım yerden. İyi ki uyumamışım.

Sohbet ettim, yerde gördüğüm bir böcekle. Bir de köpekle… Köpek böceği yedi, sonra gitti. Kavga ettim, tavanımdaki güneş ışınlarıyla, lanet ettim onlara, hemen sonra affettim.

Yorganın altından çıkmadım, kendimi kötü hissetiğimde yaparım bunu. Yalnız ben zevk alıyorum bu işten. Kendime acı çektirmekten? Öyle de denemez. Anlasam.

En sonunda, yüksek sesle dedim ki “- İnanır mısın, ne dediğimi unuttum."

Foto: Ben
Model: Damla
Camera=Damla=Gren, gren=D400 olsa

Bir de Green Day'i değiştiriyorum. Geçenlerde "All boys love Mandy Lane" izlemiştim. Soundtrack'inden epeyce hoşlanmıştım. Eskiler+yeniler karışık bir şeyler yapmışlar. Bulabildiğim parçaları koydum listeye. Özellikle "In anticipation of your suicide" tavsiye edilir.

Bu arada, "We are the Champions"la ilgili bir sorunum yok. Aksine çok severim parçayı, sevmeyen yoktur heralde. "Onu da mı koyacağız." cümlesi "Gün içinde bağıra bağıra söylediğim ve söylediğimi burada belirttiğim her şarkıyı ekleyecek miyim?" gibi bir anlam içeriyordu. Sonra Alev kızar, en sevdiği gruba laf ediyorum diye, Fredy Mercury'nin kemikleri sızlar. Sızlamasın.

Eyvah eyvah...

Saat 12 itibariyle blogger bir süre hizmet dışı kalacakmış. 10 dakika mı ne... Yine de yazım kesinlsin istemem. Kesilince olmuyor. O yüzden acele acele yazayım diyorum.

Kep işini hallettik, fakat Dokuz Eylül'den bir amca vardı ki olayları düzenleyen, işte o amca cinayet sebebiydi. Kendi cinayetinin sebebi... Sanıyorum ki adam andropoza girmişti. Aksi takdirde üniversite öğrencilerine bas bas bağırmaması gerektiğinin farkında olurdu. Ancak değildi. Bağırdı. Bağırdı. Bağırdı. Bir ara Doğa'ya bağırdı, Doğa da ona bağırdı. Adam korktu. İşte Doğa'nın en çok bu yanını seviyorum. Bağırıyor. Öyle bir bağırıyor ki ağzından öpesim geliyor.

Sonra bizimkilerle takıldık, Agora/Peximet, akşam yemeği. Doğa'yı ve Pınar'ı alarak bize döndüm. Familyamın gelmesiyle oturduk, çikolata yedik ve Baileys içtik, sohbet ettik. Gece "Twilight" izledik. Pınar'ın filmdeki vampir çocuğu iç geçirerek izlemesini seyrettik (Hayır Pınar çocuk yakışıklı değil, evet Pınar, o adam gerçek olsa muhtemelen aşık olurdum, ama yakışıklı değil, sadece muhtemelen dünya üzerindeki her dişi varlığın hayal ettiği erkek özelliklerine sahip). Uyuduk, Doğa sabah gitti. Biz 11 civarı kalktık. Ense mense... Sonra annem, ben, Pınar alışveriş çılgınlığına kaptırdık kendimizi. Çok fazla bir şey almadık. Bana bikini aldık. Çok dolaştık. Akşam eve bitik bir halde geldik. Muhabbet, şamata derken 9 civarı yemeğe oturduk. Yemekte balık vardı. Herkes yedi. Ben yiyemedim. Neden? Çünkü alejiğim. Alerjim tuttu. Dilim kaşındı, şişecek diye ödüm patladı (Bir keresinde şişmişti, ağzımı kapatamıyordum. Kötü anı!), şişmedi. Avil içtim. Avil kafamı iyi yaptı. Uykumu getirdi. Kızardım. Kıpkırmızı oldum. Annem sürekli beni kontrol etti. İğne yemeye götürmek veya götürmemek arasında kaldı. Babamla durumumu tartıştılar, üst kata yeni taşınan doktor kızı aradılar, kız kaşıntı tutarsa beni götürmelerini söylemiş. Kaşıntı tutmadı. Hafif kırmızıyım.

Böyle işte. Panik atak bir annem var. Olsun, öyle de seviyorum Bu aralar anneme olan aşkımı sıklıkla ilan edip duruyorum. Annem daraldı. He he he. İyi taktikmiş aslında. Ola ki annemden daraldım, o zaman mıncırır dururum artık.

Bugün ananemi hiç düşünmedim, düşünmemiştim. Forum'a doğru yol alıp Ege'den içeriye girene kadar. Bir anlık nefesim kesildi. Sonra, o sırada minik kahverengi defterime yazmakta olduğum düşünceleri geçirdim içimden. Rahatladım. Sonra da "We are the Champions" söylemeye başladım. Pınar "Nur Teyze senden değil bu, kesin hastanede karıştırmışlar." dedi. Olabilir. Hiç düşünmemiştim. Yalnız, sesim berbat, anneminde öyle. Muhtemelen onun kızıyım.

Başka başkaaaaa? Uykum var. Başka başkaaa? Bu kadar sanırım. Eee şimdi "We are the Champions"dan bahsettik, onu da mı koyacağım aşağıya. Sanırım. Evet. Hadi bakalım mixpod.

13 Haziran 2009

Çeşitli duyguların sınırlarında geziniyorum. Tehlikeli bir gezi bu ama koşullar bu hislere itiyor beni.

Dün garip bir gündü. Kendimi aştım. 1 haftalık makyajsızlık orucumu bozum en başta. Oje sürdüm, dışarı çıkarken makyaj yaptım. Tamam, eğleneceğim diyerek çıktım dışarı. Eğlendim de. Gerçi, kavgalar dövüşler oldu, gece biraz tatsız bitti. Hayat bu, böyle şeyler olacak. Pınar'la geçireceğimiz "Martini"li günlere diyorum, o anlıyor, ben geçiorum.

Bugün, ananemin yedisiydi, mevlüt okundu, çok anlamadığım şeyler. Kendime ve anneme ağlamayacağıma söz vererek gitmiştim. Ağladım. Tuhaf, anlayamıyorum. Hayata anlam vermek biraz güç.

Bir de çok sinirlendim ananemin evinde, bunun da sebebini burada anlatacak değilim. Sadece sınırında gezdiğim çeşitli dugulardan biri olduğu için belirtmek istedim. Öyle...

Birazdan okula gideceğiz. Kep provası için... Gün ne getirir bilemem. Şimdilik ruhsuzum. Sabah değildim. Aslında düşünüyorum da şu sıralar yazmam ne kadar sağlıklı? İyi, güzel, "herşey ve hiç bir şey hakkında mızlanacağız" dedik ama sürekli depresif, sürekli olumsuz düşüncelerle dolu yazıları kim okumak ister ki?

Pınar delirmiş, evinin terasında timsah besleyeceğini söyledi az önce. Sonra "crocodile" ve "alligator" demeye başladı. Neden iki farklı isim olduğunu soruyor. Bir de "crocodile"ın daha karizmatik olduğunu söylüyor. Delirmiş. Herkes delirmiş. Ben de "delilerin arasında kendini akıllı sanan deli"yi oynuyorum.

Bir de, başörtüsünün kokusu uçtu. Şimdi ne yapacağım?

İbo aramış, onu geri arayacağım sanırım. Ne yapayım? Koku bu, uçar. Eh!

11 Haziran 2009

Sol gözümdeki dayanılmaz migren ağrısını, bu sıcağa rağmen nasıl yaptığımı bilmediğim ama yine de çekmeyi becerebildiğim hafif ama acı verici karın sancısını, iştahsızlığımı, bir yandan da her daim aç olmamı, içinde bulunduğum duygusuz, umursamaz ruh halini saymazsak gayet iyi olduğumu söyleyebiliriz.

Tabii iyi değilim. Olacağım ama sözüm var.

Bugün neler oldu? Son sınavıma girdim (klinik psikolojisi). Beklediğimden iyi geçti. Sonra diploma töreni parası cart curtuyla uğraştık. Hallettik, tezlerimizi verdik. Bir ara bahçede Ekin'i gördüm, yanına yaklaştım, bir baktım Başak gelmiş. Başak'la geçirdim günün geri kalan kısmını. Sonra Ekin'ler de katıldı bize ama epey bir süre Başak'laydım. Okulumuzun "tourist attraction"larını göstermeyi kendime borç bilip konuşmaya bile halim olmamasına rağmen abuk sabuk dolaştırdım kızcağızı. İbo'ya nispet amaçlı mesajlar attık. Cevap vermedi. Küfür ettik. Meğer uyuyormuş. Uyanınca beni aradı, İzmir'e geldiğini söyledi. O an dank etti bana, "Aaaa, evet, bu çocuk 11.'de geleceğini söylemişti." dedim kendi kendime. Adamı çok özledim ama nasıl olsa artık İzmir'de diye pek sallamıyorum. Burda ya, görüşeceğiz en nihayetinde diye düşünüyorum, he he.

Başak, ben, Ekin, Cumhur ve ismini şu anda hatırlayamadığım bir hatun daha Agora'da dolandık biraz. Bornova'ya maceralı bir dönüş yolculuğu yaşadık. Arabada yük vardı. Sıkış tepiş oturduk. Muhabbet, şamata, müzik... Başak bir şarkıya bayıldığını söyledi, ben de "99.5'i aç çıkar varana kadar" dedim, hatta "Bak bu şarkıdan sonra çıkacak." dedim ve çıktı. Sevindik.

Beni eve bıraktılar. Eve geldiğimden beri film izliyorum. Abuk sabuk şeyler... Marley & Me güzeldi gerçi. Ağlamadım. Şaşırtıcı, benim gibi birinin o filmi izlerken salya sümük ağlaması gerekirdi. Sanırım bu durumu da "şu sıralara" bağlayabiliriz.

Ya neyse, aslında yazacak hiç halim yok. Sırf kopmamak için zorladım bugün kendimi. İyi olacağım. İşte öyle...

10 Haziran 2009

Yazmakla yazmamak arasında gidip geldiğim şu günlerde gerek bu bloga başlarken aldığım "tam gaz dürüstlük ve doğruluk" ilkesinden, gerek içimi dökme ihtiyacımdan, gerek sevdiklerime bir kez daha teşekkür edebilmek için, gerek kendimi toparlanmaya zorlamak adına, ağır ilerleyen klinik psikolojisi sınav çalışmama bir ara verdim ve geçen salı gece 02:22'de bir takım notlar aldığım defterime yazdığım şu satırları, değiştirmeden (çünkü duygu kaybı olur) sizlerle paylaşmaya karar verdim:



"Kafası karışık küçük bir kız çocuğundan farkım yok ki benim. Hele hele şu sıralar... Ananemi kaybettim. Tatlı ananem, pamuk ananem artık yok. Geçen cumartesi gitti. Artık ananemin kucağına başımı koyup o beni okşarken kitap okuyamayacağım. Artık belim açık geziyorum diye bana hasta yatağında bile fırça çeken inatçı kadın yok. Artık "en çok hangimizi seviyorsun?" sorusunu "hepinizi bir" diye cevaplayacak, fotoğraflarını çektiğimde bana kızacak, küçükken "avrat" dediğinde kahkahlara boğulduğumu bana hatırlatıp yeniden kahkahalara boğulmamı sağlayacak, "sıkıldım" dediğimde "donuna bir avuç arı sok", "tokum" dediğimde "domalan yi" diyecek, bana kızartmalar yapacak, sırf ben içeyim diye evine gazlı içecek alacak, ayaklarını yere süre süre, yavaş yavaş, tatlı tatlı yürüyen, "aman ha kızım çok sevgili değiştirme, bu kız çok gezdi diyip almazlar seni" diye uyarılarda bulunacak, yılların kankası İbo beni evden almaya geldiğinde her seferinde kim olduğunu unutup kapıya gelip İbo'ya tehtidkar bakışlar fırlatacak, annemlerden gizli gizli cebime harçlık sokacak, anlamasa da derslerimi sorup iyi olduğunu duyunca sevinçten uçacak, kuzenlerimi evcil hayvanlarını "evde fare mi olurmuş" diyip sokağa atacak, Topik'e "de get!" diye bağırıp yine de onu okşayacak, arkadaşlarımı kendisine hasta ettirecek, herkesi kendisine hasta ettirecek, annem rakı içiyor diye kızsa da balık soframızın vazgeçilmezi olacak, zor işiten kulakları yüzünden her söylenen cümle ardından "Neymiş?" diye soracak, ev telefonunu her duymayışında nereye kaybolduğunu merak ettirip yüreğimizi ağzımıza getirecek, o meraklı, o tonton, o güçlü, o inatçı, o kendi gibi tatlı sohbetli, o mis kokulu, o sevgi dolu, o melek, o gezenti, o çalışkan kadın yok.


Bunları yazıyorum çünkü unutmaktan korkuyorum. Unutmak istemiyorum çünkü onu ancak bu şekilde yaşatabileceğime inanıyorum. Bilmiyorum bir daha onu ne zaman, nerede göreceğim. Bilmiyorum ki... Kafası karışık küçük bir kız çocuğu gibiyim. Başörtüsünün kokusunu içime çekmekten başka bir şey gelmiyor elimden. Ancak bu şekilde hissedebiliyorum onu. Koku uçunca ne olacak? Onu da bilmiyorum.


Anane seni çok seviyorum. Keşke sana son bir kez sıkı sıkı sarılabilseydim. Keşke gitmek zorunda kalmasaydın. Seni hatırlayacağım. İyi olacağım, senin için. Seni seviyorum. Benim tontonum, bizim tontonumuz."


Evet, ananemi kaybettik. Bu satırları yazarken hüngür hüngür ağlamıştım. Sanırım hayatımda ilk kez bir şeyler yazarken ağladım. Buraya geçirirken de ellerim titredi, herkese defalarca söylediğim gibi dank ettikçe yıkılıyorum. Ama artık ağlamıyorum. Ve elimden geldiğince güçlü olacağım. Dediğim gibi, ananem için güçlü olacağım.


Zor zamanlar... Bu zamanlarda benimle olan herkese çok teşekkür ederim. Tekrar... Anlıyorum ki sarsılmaz dostluklar kurmuşum. Gerçekten, kuru teşekkürlerden başka şeylerim yok söyleyecek, hepinize minnettarım. Hepinize ne kadar teşekkür etsem azdır. Hepinizi çok seviyorum.

Ve annem, benim güçlü annem... Onun için güçlü olacağım. Çünkü o çok haklı.





Ananem seni çok seviyorum.

5 Haziran 2009

Merhaba,

Ben küçük Bayan Dengesiz. Evet, saat 00:45, şu anda iyiyim. Blog yazarken bir yandan Pınar ve Meriç'le konuşuyordum. Sonra aniden delirdim ve Topik'i dolaştırmaya çıktım. Şortum ve straplez üstümle çıktım, hava takdir edersiniz ki öyle bir kılık için biraz serin. Soğuk hava beni kendime getirdi. Benimle ilgili gerçeklerden biri daha, insani bir özelliğimi hatırlayınca (mesela, "Aha üşüyorsun! Yaşasın!" dedi beynim bana az önce) keyifleniveriyorum. Aynı şekilde, başka insanların insani özelliklerini gördüğümde de seviniyorum ben. Sevinmek değil de sevgi dolmak. Mesela, horlayan insanlara sarılmak isterim ben. Tuhaf tuhaf gariplikler.

Eve döndük Topik'le. Anneme sardım, çıktık yürüyüşe. Biraz yürüdük, bir yerde yavru, sarı bir kediyle karşılaştık. Nasıl sevimli! Annemin tüm uyarılarına rağmen saldırdım kediye, mıncırdım. Kedi geldi annemin ayaklarına oturdu. O zaman annem de kıyamadı. Dedim "Hadi bunu alıp apartmanın bahçesine götürelim, bakarız." Olur, olmaz derken ikna ettim annemi. Ama elime almam yasak. "Gel pisi pisi"ler, "Gel sarman"lar, "Yürü Osman"lar havada uçuştu, kedi bir yere kadar bizi takip etti, sonra bakkal amcanın birine sardığı gibi satışı koydu. İşte kediler diye söylene söylene evimize döndük. Fena eğlendik, ciddi saçmaladık. Tuhaf bir annem var. Annem tuhaf, çok mutluyum.

Eve döndüm, Mete'yle konuştuk. Kendime iyice geldim. Şu anda Meriç ve Damla (Bayır olan) konuşuyorum bir yandan. Damla'yı gördüm bugün Alsancak'tayken. İçine doğmuş beni göreceği. Zincirleme bir şekilde devam edecek sanırım bu içine doğduğu kişileri gören insanlar silsilesi. Damla başından geçen bir takım hikayelerden bahsetmekte şu anda. "Oha" demekten başka hiç çarem yok bu konu hakkında. Bu kız bir çeviri işi yapıyor. Çeviriyi yaptığı kişi hani bizimle alakalı ama hani bizimle garip bir bağı olan bir amca. Bu amcanın bilmemnesi bu çalıştığı çocuk ve Damla bu çocukla msn üzerinden işle ilgili muhabbet ettikçe aralarında bir elektriklenme oluyor, ama ilişkiye başlanamıyor falan filan. Filmimsi bir hikaye. Garip garip tuhaflıklar işte!

Ayrıca, Meriç'le doğum günümüzün aynı gün, 6 Temmuz, olduğunu keşfettik az önce. Kan çekiyor diyorum ben de, nedeni çıktı ortaya. "6 Temmuz yengeçleri"ymişiz ikimiz de. Dün de, Pınar'la bir ara kahve almaya çıktık, o sırada Meriç'e İspanyolca notu vereceğim, fotokopi çektirecek. Verdim notları. Pıniş'imle aldık kahvelerimizi, yürüyoruz fotokopiciye. Fotokopiler çekiliyor. Biz Pınar'la başladık elimizi herşeylere atmaya.. Meriç bizi izliyor. Pınar "Sana büyüteç alayım mı?" diye sordu bir ara, ben "Al, aynanın karşısında kaşlarımı alırken kullanırım." dedim. Meriç çatlıyor gülmekten. Eğlendik orada da. İşte böyle ufak şeylerle mutlu olabiliyorum. Ama böyle ufak şeyleri kafama takıp büyütebiliyorum da aynı zamanda. Yine de, ne demişler? "Olsun." Haklılar bence. Haksız mıyım?

Saat 01:29, bana müsade.

Daraldım.

Hem de çok. Halbuki genel anlamda neşeli bir gündü. Sanırım ben etrafımdakiler üzüldükçe üzülüyorum. Çift arkadaşlarım (hayır tek tek isimlerini yazsam say say bitmeyecek, ne diyeceğim bilemedim, çift arkadaşlarım dedim, ne yapayım?) kapıştıkça üzülüyorum, sonra işte üzüldükçe üzülüyorum, daha üzüldüklerim var başka sebeplerden de o ilan edilmesinden hoşlanmaz.

Güne Pınar'la başladım. Pınar delirmiş bir biçimde ödevleriyle uğraştı, ben yıkandım, tıkındım, ona sataştım, İspanyolca çalışmayı erteledikçe erteledim. Memo geldi, bizi aldı, yolda şarkı dinleyip ufak araba içinde tepindik.

Okula geldik, Uğur'la buluştuk. Yüzde 25 İspanyolca, yüzde 75 muhabbet şamata şeklinde geçirdik günü. Sınava girdik, çıktık. Balo paralarını ödedik, ona sataştım buna sataştım, Alsancak'a gitmek için toparlanmaya çalıştık. Toparlandık, Ben, Doğa, Bora, Pınar Memo'nun arabaya tepiştik. Elifler, Levo'yla geldiler. Biz yolda felaket şarkılar dinledik son ses, dans ettik, Memo ve Doğa'nın deyimiyle "tam kekocan arabası" olduk. Eğlenceliydi ama.

Alin'ste kapıda kaldık yaklaşık olarak 2738450596 kişi olduğumuz için. Papitza(belki de papizta)'ya girdik, tıkındık, muhabbet ettik. Bir daha bu kadar kalabalık bir yerde yemek yiyebilecek miyiz acaba diye düşünmeden edemedim. Eminim herkesin aklından geçmiştir bu düşünce. Yemek sırasında bir takım mesajlar keyfimi kaçırdı. Çaktırmadım. Çıktık yemekten, Memo, Bornova yolcularını (Esra ve ben) ve doğal olarak Doğa'yı topladı. İlk önce Memo bize birer don hediye aldı (ha ha ha!). Doğa'yı bırakırken yolda Beatles'tan başlayıp çeşit çeşit, tarz tarz şarkılar söyledik, sesim kötü, ama çekinmedim bağırdım. Bu insanlara çok alıştım ben, ne olacak bilmiyorum. Neyse, Doğa'yı bıraktık. Bornova yolunda abuk sabuk muhabbetler yaptık. Esra beni Samu'yla buluşacakları yere çağırdı ama topuklu ayakkabı yorgunu olduğum için gidemedim. Şimdi keşke gitseydim diyorum. Hem Esra için hem benim için iyi olabilirdi. Olmayadabilirdi. Bilmiyorum.

Ben bu akşam kesin bir ara ağlayacağım. Ne ara tam kestiremiyorum. Bu akşam, kendimi yatağa, atıp örtünün altına girip tüm dünyayla bağlantımı kesmek istediğim akşamlardan biri. "E sen hep öylesin!" mi? Yok canım?

4 Haziran 2009

İspanyolca sınavı mı?

Etrafımdaki bir kısım insan tarafından da dile getirildiği gibi planlı bir kızım. Doğrudur diyorum. Ama kısmen. Planlıyım, planlı olmasa kendi bölümümle ilgili binlerce işle uğraşırken aynı zamanda ÇAP projeleriyle nasıl baş edeyim? Dikkatim dağılmaya fazlasıyla meyilli. Yarım saatlik işi beç saatte yapabiliyorum, o kadar abartıyorum. Bir de bunları yaparken gezmem tozmam gerek. Son yarım senedir edindiğim bir huyum da var: 6 ila 8 saat arası uyumak. (Gerçekten, eskiden 3 saatlik uykuyla günü geçirebiliyordum.) Annem sıklıkla ilgi talep ediyor. Ve daha niceleri! Ne yapayım? Planlı olmak zorundayım, yoksa yetişemem. Belki de yetişirim. Ama yetişemem diye panik yaparım. Yetişemem diye panik yaparsam isterikleşirim. İsterikleşirsem kötü olur. Hem kendim için hem sizin için. Bilen biliyor zaten. İsterik bir Ilgın uzun süre aynı yerde oturmanın yol açtığı bir popo ağrısı gibidir. Hoş değil.

Yalnız çoğu zaman, sebep gerek bu dikkat dağınıklığı olsun gerek manyakça iniş çıkışlarım, planlarıma uymuyorum. Bugün olduğu gibi. Sabah kalktım, 11 civarı. 12 civarı derse başlayıp en fazla 2 saat içinde İspanyolca'yı halledecektim.

(Bu yazı son bilmemkaç saattir beklediğinden zaman aşımına uğramış durumda, lütfen daha sonra tekrar uğrayınız.)

2 Haziran 2009


Gözünüz sevimli, içten insan topluluğu görsün. Ne kadar alçak gönüllüyüm, değil mi? Yalnız yine annemin hızına yetişemedim bir yerlere fotoğraf yüklemek konusunda. Kadın, aldığı gibi aynen facebook'lamış ("to google" olduydu da "to facebook" diye bir fiil var mı?) fotoğrafı. Altına da hoş şeyler yazmış. Duygusallaşmaya oldukça meyilli olduğum şu sıralarda iyi oluyor böyle şeyler.





Sevgili Günlük,

Bugün okulsal, sınavsal, tezsel bir sürü işle uğraştım. Bunları yaparken bir yandan 302943980 kişiyle muhabbet ettiğimi (msn'den nefret ediyorum) göz önünde bulundurursak epey başarılı bir gün geçtiğini söyleyebiliriz. Öte yandan, yarınki sınavıma henüz çalışmaya başlamış değilim. Saat daha dokuza on dakika var, bol bol vakit var. Daha oyalanabilirim, he he he!

Ha! Bir de Turgut çıkageldi aniden bugün. Msn üzerinden tabii. Hep böyle oluyor, kışın Turgut ortadan kayboluyor, yazın geliveriyor. Sevindim, özlemişim. Doğum günü sezonu da açıldı. Artık Turgut ve benim kızlarla düzenleyeceğimiz aktiviteler artacak.

Ayrıca, İstanbul'dan bir kez daha dönen Alev, ona olan aşkımı ilan etmemi istediği için ahanda: Alev, seni seviyorum!
Ve de Gizem'ciğimin, Övgü bebek sevme teklifini reddetmek durumunda kaldığım için de hayattan ne kadar nefret ettiğimi dile getirmek istiyorum.





Birinci sınıftayız, öyle hatırlıyorum. Hocamız, sevgili Bay Jones sınıfa giriyor. Yine uyku getirici sesiyle ilginç şeyler anlatıyor. Seviyoruz adamı bütün kızlar, biz onu sevdikçe erkekler sinir oluyor. Ama adam ilginç, yapacak bir şey yok, seviyoruz. Dövmelerine hastayız hatta.

Bay Jones ders konularını anlatmayı bitiriyor. "Thinking outside the box" diye bir kavramdan bahsetmeye başlıyor. Diyor ki sınırları aş, farklı açılardan bak. Bununla ilgili olarak "nine dots puzzle"ı gösteriyor:



"Bu dokuz nokta, sadece dört çizgiyle, el kaldırılmadan birleştirilecek." diyor Jones. Uğraşıyoruz uğraşıyoruz, beceremiyoruz. Sonunda dank ediyor kimimize, "Think outside the box!". Çözüyoruz:

Aradan üç sene geçiyor. Başka bir dersteyiz. Hoca hanımlardan biri gelmiş bize bunu soruyor, bir konferansta öğrenmiş. Pek kimse hatırlamıyor, üç sene geçmiş sonuçta. Ben cingözüm ya, hafızam kuvvetli ya, hatırlıyorum hemen. "Think outside the box, Ilgın!" diyorum, çözüyorum, ama şu şekil:


Hoca Hanım diyor "Olmamış." Soruyorum, "Neden? Dokuz noktayı birleştirdik işte." Kadın diyor "Öyle değil çözümü."

Sorarım size, bu puzzle'ın amacı sınırları aşmak değil mi? O halde neden sınırları aştığımız tek bir çözüme bağlı kalmak zorundayız? Başka bir yoldan bulmak (kaldı ki bu apayrı bir yol da değil) sınırları aşmak değil midir? Bu durumda, ya hocamız amacı tam olarak anlamamış ya da sınırları gerçekten aşamamış.

Ha ben sınırları ne kadar aştım? Ortalarda bir yerlerdeyim (I'm a very ordinary extraordinary girl. Olağandışısıradanşeyler gibi bir şey.) Seviyorum hepinizi.

1 Haziran 2009

Ahoy!

Eve girer girmez, tıkınıp kendimi blog'umun başına atmam acaba nedendir? Özlemişim. Bir de kendimi henüz ders çalışmaya hazır hissetmiyorum.

Tatilimin kısa bir özetini geçmeden önce bir konuya değineceğim: Bronzlaşma. Ben bu konuda olabildiğince başarısızım. Etrafımdaki tüm arkadaşlarım, tanıdıklarım, akrabalarım güneşlenip Latin çıtırlarına dönerken ben, beyaz ben, güzel beyaz tenli ben, güneşin ayarını bilemeyen uyuz bir İngiliz turist (Alev, no offense) misali yer yer tuhaf bir kırmızıya bürünüyorum. Şu anda, mesela, kollarımın iç kısmı kırmızıyken dış kısımları yanmamış durumda. Neden böyle? Çünkü beyazım. Hem de beyaz olmayı çok seviyorum. Ama yine bir ruh hastası gibi kahverengiye dönme sevdasıyla pazar günü çıktığımız tekne turu sırasında (dikkat edin, tekne turu, hani çok yanarız ya, o işte) kendimi güneşin altına attım. Güneş kremi sürdüm! 20 faktör! Yapacak bir şey yokmuş, kaderimde ciğere dönmek ve acı çekmek varmış. Başa gelen çekilir. Yalnız, çarşamba günkü sınavıma kadar evden çıkmayacağım ve sürekli kremleneceğim (yandıktan hemen sonra iki çeşit after-sun krem, bir çeşit nemlendirici, bir de bephantene'e bulandım). Ne olur ne olmaz.

Dönelim cumartesi gününe. Ek dersime gittim, üç kişi vardı, ders bir saat civarı sürdü. Küfür ede ede Doğacan'ı aradım, ne yapacağımızı sordum. Dedi, "Sen çık." o da 10 dakikaya çıkarmış, 10 dakikaya gelirmiş, hemen buluşurmuşuz. Çıktım. İneceğim durakta indim (Bu arada otobüste Uğur'la karşılaştım, içime doğmuştu, evet!) gittim buluşacağımız yere, beklemeye koyuldum. Açtım kitabımı, güneşe oturdum (bak sapığa, bak manyağa! Aranıyor!), Doğacan gelecek 10 dakika sonra. Gelmedi, yarım saat sonra geldi. Bu sırada ben sıcaktan piştim, sıcaktan pişince tüm vücut fonksiyonlarımı yitirdim, ve güneşin altından kaçamadım. Tam müşteriye sunulacak kıvama gelmiştim ki Doğacan imdadıma yetişti, kolumdan tuttu kaldırdı, klimalı otobüse attık kendimizi. Vardık Çeşme'ye, eşyalarımızı tanıdık bir dükkana bırakıp deli danalar gibi gezmeye başladık. Magnet aldım (takıntı), yemek yedik, pek amaçlı olmayarak dolaştık, fotoğraf çektik. Eğlendik. Akşama doğru Doğalar'ın lokantasına gittik (Reklamlar: Bani, Dalyan!). Muhabbet, şamata, biraz daha dolandık, biraz daha fotoğraf çektik. Yine eğlendik. Sonra kırmızı şarap eşliğinde tıkındık. Tıkınırken kendimden geçtim ama öyle böyle değil! Zaten geç oturmuştuk yemeğe, muhabbet et, Doğa'nın tezinin orjinal metnini word'e aktar derken zaman geçti, saat 1 civarında eve gittik. Uyumamız 2'yi buldu.

Sabah 9'da kalktık, hazırlandık, düştük yollara. Tekne turuna çıkacağız. "Bente'yle çıkalım, ona böyle kıroları, kekoları almıyorlar." dedi Doğacan, he dedim ben de. Hakkatten de öyleymiş, insanlar hep normal, keyifli, huzurlu, kendi hallerinde. Bir kuytuya sığındık biz de, rahat rahat güneşleniriz muhabbetimizi ederiz diye. Yanımıza iki genç çift geldi, tekne'deki rahatsız edici olan tek insan topluluğu bu dördü. Bir kez votkaları indirdiler, kafaları güzel, sürekli dans ediyorlar, tamam, güzel, eğlensinler, sorun yok. Biri başladı, "Ben üç senedir cezaevindeyim daha üç gün önce çıktım, hırsızlığım yoktur, gasp ederim sadece, hahaha!" gibi cümleler kuruyor. Bunu herkese büyük bir istekle anlatıyor. Durup durup (bize mi bilemeyeceğim) "Gençler, uyumayın, ölmüşsünüz siz ölmüşsünüz!" diyor, biz umursamıyoruz, yarım saat sonra tekrar söylüyor. Bir yerden sonra da arkadaşlarımız cinselliklerini yanıbaşımızıda yaşamaya başladılar (abartmıyorum, durumlar fenaydı) ki işte o an arkamızı onlara dönüp uykuya dalmaya karar verdik. Yarı uyuklar, yarı teknedeki bana göre felaket müziğe karşı direncimi arttırmak için çabalarken, bir baktım dönmüşüz bile. Yüzdük, güneşlendik, eğlendik, yine de komşularımız biraz kötüydü. Olsun, zaten bağışıklık kazandık onlara karşı bir süre sonra, zihnimizin bir oyunuymuş gibi davrandık. Karaya ayak basınca gittik sakızlı dondurma yedik. Yine kendimden geçtim (tıkınmak, işte bunu seviyorum). Eve döndük, dönüş yolunda fena halde yanmış olduğumu fark ettim. Başladı sancılar, yıkan, kremlen, hazırlan derken saat buldu dokuzu, Dalyan'a giden son dolmuşu kaçırdığımızı düşünerek başladık durakta beklemeye, baktık insanlar geliyor, içimiz rahatladı. Dolmuş geldi, lokantaya gittik, tıkındık, tahmin edin ne oldu? Kendimden geçtim, evet. Muhabbet, Sakız Adası'na günlük tur var mı yok mu, varsa toplaşıp gideceğiz konuşmaları derken 12 civarı eve döndük. Kremlendim, muhabbet ettik, oyalandık, ettik derken Doğa'ya göre 2'de bana göre 1buçukta yattık.

Gün içinde herkesin uyuyamayacağıma dair ileri sürdüğü tezlerini çürütüp boru gibi, rüyasız müyasız uyudum. 8'de uyandım, yanıyorum, zorladım uyudum, 9'da uyandım, yanıyorum, zorladım uyudum, 10'da uyanınca kalktım, gittim Doğa'yı uyandırdım. Yine oyalandık, Tina'nın (Doğa'nın köpeciği) üzerine yapıştırdığı otları temizledik, kahvaltı ettik, 1.45 otobüsüne bindik, döndük. Anam garip anam geldi aldı beni, Doğa'yı bıraktık, gittik Forum'a, çünkü kurtluyuz, çünkü ben güneşi her gördüğümde vampir misali buhar olma tehlikesi geçirmiyorum, çünkü açlıktan gebermek üzere değilim. Bayılmak üzereyken eve döndük, tıkındım, çikolata depoladım, kremlendim oturdum blog'umun başına. Birazdan da damardan kahve alıp ders notlarımı bulup ilk sınavımın kelimelerini çıkarmaya başlayacağım.

Yalnız bu yanma işi fena oldu, döner dönmez kuaföre gitme planım vardı ama ciddi acı çekiyorum ve ciddi güneşe çıkamıyorum. Bakalım, yarın ola hayrola. Hola, aaa rüyamı hatırladım, herifin tekiyle telefonda İspanyolca konuşmaya çalışıyordum, demek ki rüya görmüşüm. Yalan söyledim!

Aha size ilk günümüzden fotoğraflar, maymunluklar:






Ve benim canım beyaz tenim :(