1 Haziran 2009

Ahoy!

Eve girer girmez, tıkınıp kendimi blog'umun başına atmam acaba nedendir? Özlemişim. Bir de kendimi henüz ders çalışmaya hazır hissetmiyorum.

Tatilimin kısa bir özetini geçmeden önce bir konuya değineceğim: Bronzlaşma. Ben bu konuda olabildiğince başarısızım. Etrafımdaki tüm arkadaşlarım, tanıdıklarım, akrabalarım güneşlenip Latin çıtırlarına dönerken ben, beyaz ben, güzel beyaz tenli ben, güneşin ayarını bilemeyen uyuz bir İngiliz turist (Alev, no offense) misali yer yer tuhaf bir kırmızıya bürünüyorum. Şu anda, mesela, kollarımın iç kısmı kırmızıyken dış kısımları yanmamış durumda. Neden böyle? Çünkü beyazım. Hem de beyaz olmayı çok seviyorum. Ama yine bir ruh hastası gibi kahverengiye dönme sevdasıyla pazar günü çıktığımız tekne turu sırasında (dikkat edin, tekne turu, hani çok yanarız ya, o işte) kendimi güneşin altına attım. Güneş kremi sürdüm! 20 faktör! Yapacak bir şey yokmuş, kaderimde ciğere dönmek ve acı çekmek varmış. Başa gelen çekilir. Yalnız, çarşamba günkü sınavıma kadar evden çıkmayacağım ve sürekli kremleneceğim (yandıktan hemen sonra iki çeşit after-sun krem, bir çeşit nemlendirici, bir de bephantene'e bulandım). Ne olur ne olmaz.

Dönelim cumartesi gününe. Ek dersime gittim, üç kişi vardı, ders bir saat civarı sürdü. Küfür ede ede Doğacan'ı aradım, ne yapacağımızı sordum. Dedi, "Sen çık." o da 10 dakikaya çıkarmış, 10 dakikaya gelirmiş, hemen buluşurmuşuz. Çıktım. İneceğim durakta indim (Bu arada otobüste Uğur'la karşılaştım, içime doğmuştu, evet!) gittim buluşacağımız yere, beklemeye koyuldum. Açtım kitabımı, güneşe oturdum (bak sapığa, bak manyağa! Aranıyor!), Doğacan gelecek 10 dakika sonra. Gelmedi, yarım saat sonra geldi. Bu sırada ben sıcaktan piştim, sıcaktan pişince tüm vücut fonksiyonlarımı yitirdim, ve güneşin altından kaçamadım. Tam müşteriye sunulacak kıvama gelmiştim ki Doğacan imdadıma yetişti, kolumdan tuttu kaldırdı, klimalı otobüse attık kendimizi. Vardık Çeşme'ye, eşyalarımızı tanıdık bir dükkana bırakıp deli danalar gibi gezmeye başladık. Magnet aldım (takıntı), yemek yedik, pek amaçlı olmayarak dolaştık, fotoğraf çektik. Eğlendik. Akşama doğru Doğalar'ın lokantasına gittik (Reklamlar: Bani, Dalyan!). Muhabbet, şamata, biraz daha dolandık, biraz daha fotoğraf çektik. Yine eğlendik. Sonra kırmızı şarap eşliğinde tıkındık. Tıkınırken kendimden geçtim ama öyle böyle değil! Zaten geç oturmuştuk yemeğe, muhabbet et, Doğa'nın tezinin orjinal metnini word'e aktar derken zaman geçti, saat 1 civarında eve gittik. Uyumamız 2'yi buldu.

Sabah 9'da kalktık, hazırlandık, düştük yollara. Tekne turuna çıkacağız. "Bente'yle çıkalım, ona böyle kıroları, kekoları almıyorlar." dedi Doğacan, he dedim ben de. Hakkatten de öyleymiş, insanlar hep normal, keyifli, huzurlu, kendi hallerinde. Bir kuytuya sığındık biz de, rahat rahat güneşleniriz muhabbetimizi ederiz diye. Yanımıza iki genç çift geldi, tekne'deki rahatsız edici olan tek insan topluluğu bu dördü. Bir kez votkaları indirdiler, kafaları güzel, sürekli dans ediyorlar, tamam, güzel, eğlensinler, sorun yok. Biri başladı, "Ben üç senedir cezaevindeyim daha üç gün önce çıktım, hırsızlığım yoktur, gasp ederim sadece, hahaha!" gibi cümleler kuruyor. Bunu herkese büyük bir istekle anlatıyor. Durup durup (bize mi bilemeyeceğim) "Gençler, uyumayın, ölmüşsünüz siz ölmüşsünüz!" diyor, biz umursamıyoruz, yarım saat sonra tekrar söylüyor. Bir yerden sonra da arkadaşlarımız cinselliklerini yanıbaşımızıda yaşamaya başladılar (abartmıyorum, durumlar fenaydı) ki işte o an arkamızı onlara dönüp uykuya dalmaya karar verdik. Yarı uyuklar, yarı teknedeki bana göre felaket müziğe karşı direncimi arttırmak için çabalarken, bir baktım dönmüşüz bile. Yüzdük, güneşlendik, eğlendik, yine de komşularımız biraz kötüydü. Olsun, zaten bağışıklık kazandık onlara karşı bir süre sonra, zihnimizin bir oyunuymuş gibi davrandık. Karaya ayak basınca gittik sakızlı dondurma yedik. Yine kendimden geçtim (tıkınmak, işte bunu seviyorum). Eve döndük, dönüş yolunda fena halde yanmış olduğumu fark ettim. Başladı sancılar, yıkan, kremlen, hazırlan derken saat buldu dokuzu, Dalyan'a giden son dolmuşu kaçırdığımızı düşünerek başladık durakta beklemeye, baktık insanlar geliyor, içimiz rahatladı. Dolmuş geldi, lokantaya gittik, tıkındık, tahmin edin ne oldu? Kendimden geçtim, evet. Muhabbet, Sakız Adası'na günlük tur var mı yok mu, varsa toplaşıp gideceğiz konuşmaları derken 12 civarı eve döndük. Kremlendim, muhabbet ettik, oyalandık, ettik derken Doğa'ya göre 2'de bana göre 1buçukta yattık.

Gün içinde herkesin uyuyamayacağıma dair ileri sürdüğü tezlerini çürütüp boru gibi, rüyasız müyasız uyudum. 8'de uyandım, yanıyorum, zorladım uyudum, 9'da uyandım, yanıyorum, zorladım uyudum, 10'da uyanınca kalktım, gittim Doğa'yı uyandırdım. Yine oyalandık, Tina'nın (Doğa'nın köpeciği) üzerine yapıştırdığı otları temizledik, kahvaltı ettik, 1.45 otobüsüne bindik, döndük. Anam garip anam geldi aldı beni, Doğa'yı bıraktık, gittik Forum'a, çünkü kurtluyuz, çünkü ben güneşi her gördüğümde vampir misali buhar olma tehlikesi geçirmiyorum, çünkü açlıktan gebermek üzere değilim. Bayılmak üzereyken eve döndük, tıkındım, çikolata depoladım, kremlendim oturdum blog'umun başına. Birazdan da damardan kahve alıp ders notlarımı bulup ilk sınavımın kelimelerini çıkarmaya başlayacağım.

Yalnız bu yanma işi fena oldu, döner dönmez kuaföre gitme planım vardı ama ciddi acı çekiyorum ve ciddi güneşe çıkamıyorum. Bakalım, yarın ola hayrola. Hola, aaa rüyamı hatırladım, herifin tekiyle telefonda İspanyolca konuşmaya çalışıyordum, demek ki rüya görmüşüm. Yalan söyledim!

Aha size ilk günümüzden fotoğraflar, maymunluklar:






Ve benim canım beyaz tenim :(

1 Comment:

Gizem said...

bloğu açtım ahanda baktım bi takım kızlar! hemen kıskanmalıyım derken pek şirin buldum sizi. lanet olsun kıskanılmıcak kadar sevimlisiniz.
bide o beyaz şortu hep giy, seni acıkta olsa kilolu gösterebilmeyi başarmış.
hadi baalım yrn ii şanslar sınavda dude!