31 Temmuz 2009

Pek meyveli bir kayda hoşgeldiniz!

İbo pazartesi gidiyor diye çılgın haftasonu planları yaptık. Bu akşam dışarıdaydık berabercene, alkol almamaya karar vermiştim geçenlerde ama canım mojito çektiğinden hooop söyledim bir tane. Baktık hava sıcak, Çağatay'ın da evde kafa olası var, toplanıp İbo'ya gittik. Orada "Idiocracy" isimli filmi izledik. Bana sorarsanız "OMFG", "I was like..." Amerikan gençliğine "bariz göndermeler" yapan, entelektüellerin "Bu dünyaya çocuk getirilmez." klişesine güzelce bok atan pek komik, pek neşeli bir filmcağızdı. Epeyce güldüm, epeyce beğendim. Filmin sonunda 15 çocuk yapma kararı aldım. Ne var lan? Entelektüelim tabii!

Eve geldim, gelir gelmez bir blog yazayım, bir takibinde olduğum blog'lara bakayım dedim. Meltuş'un kaydını okudum, mutluluk duydum. Ben seviyorum blog takip etmeyi, karşılıklı blog'larımızı okuyup birbirimize sataşıyoruz, eğleniyoruz, biz de eğlenelim diyecek olursanız göz gezdirin derim ben de size. (http://thenyks.blogspot.com/)




Geçen sene bugünü net ancak bulanık bir biçimde hatırlıyorum. Geçen sene bugün "zona" idim, geçen sene bugün delirmemeye çabalıyordum. Geçen sene bugünden iki hafta sonra İngiltere'ye gidecektim, 5 kilo alıp geri gelecektim. Geçen sene bugün üzerinden bir sene geçtiğine inanamıyorum. Aklımdan geçenlerle olanların asla tutarlı olmamasına da inanamıyorum. Geçen sene bugün üzerine şu anda bu halde olduğuma inanamıyorum. İnanamadığım ne çok şey varmış, inanamıyorum.



Onca şiir okumadan sonra bugün bir şiir yazdım, hehe. Fakat paylaşmayacağım, kendimi hazır hissetmiyorum, hehehehe!

Son olarak da şunu paylaşmak istiyorum:


Bugün içimden hiç yazmak gelmiyor. Bugünü sevmiyorum.

Aslında, sabah yağmurun sesiyle uyanmak epey hoşuma gitmişti. Yağmur damlaları acele acele vurdular yere, "Evet beyler, vaktimiz az, ıslatabildiğimi kadar ıslatalım." diyor gibiydiler. Biraz dikilip gülümsedim salak salak. Sonra yine uykuya daldım, dalmaz olaydım. Bir rüya, belki kabus, ne emin değilim, gördüm: Kep törenindeyiz, fakat farklı bir yerdeyiz, farklı bir organizasyon var. Ve ben koşturuyorum. Birinin peşindeyim, bulmaya çalışıyorum ama kişi benden kaçıyor sürekli. Bilinçaltım benimle alay etmekte sanıyorum. Sağolsun.

Sonuç: Berbat hissediyorum.

Kalktığımdan beri deli gibi şiir okuyorum, sürekli gözlerim doluyor. Tuhaf.

Yine geyiğe vuracağım o yüzden, evet evet, bu satır değil öteki satırdan sonra saçmalamaya başlayacağım. Hazır mıyız? Bakalım:



"Eğlenelim Öğrenelim: Mini Maceralar Serisi: Simon Bolivar

Ilgın odasında, yatağına uzanmış, bazı bazı yaptığı gibi, tavanı izliyordu. Yine düşüncelere dalmıştı, ancak bu düşünceler bir başka hikayenin konusu.

Ilgın bir arkadaşından arama bekliyordu. Arkadaşıyla bir kez daha çeşitli planların üzerinden geçeceklerdi, ancak bu planlar bir başka hikayenin konusu.

Bir 15 dakika kadar sonra telefon çaldı. Ilgın telefonu almak için odasından çıkıp salona yöneldi. Geç kalmıştı, babası telefonu ondan önce açmıştı.

Baba telefonu vermek için Ilgın'a doğru geldi. Ilgın gayriihtiyari sordu babasına: "Kim?" Oysa arayanın arkadaşı olduğundan emindi, ki bu düşüncesi ilerleyen dakikalarda doğru çıkacaktı.

Baba, bir an bile düşünmeksizin cevap verdi: "Simon Bolivar." Ardından telefonu Ilgın'a verip uzaklaştı.

Ilgın arkadaşıyla konuşurken ve konuşma sonrasında düşündü: Babası neden arayanın Simon Bolivar olduğunu söylemişti. Neden kullandığı isim Che Guevara değildi veya azıcık daha inandırıcı olması adına neden Hugo Chavez dememişti?"


Yalan lan. Çok gülmüştüm ama... Babam bazen ortaya çok saçma şeyler atabiliyor. Genel anlamda, insanlar babamı ciddi bir adam olarak biliyorlar. Tanıdıkça anlıyorlar, adam deli. Olsun, ben babamı çok seviyorum.

Yalnız ben yine ne saçmaladım.

29 Temmuz 2009

Sayın Yetkili,


"Ilgın Ağacı:
sıçtık sanırım
gizo
neye ihtiyacımız var biliyo musun?

GiZeM:
cık

Ilgın Ağacı:
k ile başlıyo desem

GiZeM:
?

Ilgın Ağacı:
ka....

GiZeM:
kaka
içimizdeki kötükleri atalım

Ilgın Ağacı:
kar....

GiZeM:
karamel

Ilgın Ağacı:
kara......

GiZeM:
karanlık

Ilgın Ağacı:
karab.....

GiZeM:
karabiber
karabasan

Ilgın Ağacı:
karabu.....

GiZeM:
karaburuuuuuuuuuuuuuun

Ilgın Ağacı:
EVVEEEET :D

GiZeM:
:D"

Arz ederim.

Öncelikle; kuzenim ve bir takım yazılımcı arkadaşlara bir kez daha lanet ederek başlıyorum kaydıma. Meltem Hanım'ın da dün dediği gibi "Niçin daha erken aynı ortama sokmadınız bizi daha önce?". Ha?

Sonra, kaydımın asıl amacına yöneliyorum: Şu yukarıdaki fotoğrafa bakın bir. Ben bakıp bakıp gülüyorum. Güldükçe de düşünüyorum, neden kızlar saçlarıyla bıyık yapıp fotoğraf çektirme eğilimindedirler? Bu konuyla ilgili daha önce yapılmış araştırmaları bulabilmek adına "google"da biraz araştırma yaptım. Tahmin ettiğimin tersine bir tane bile yazılı kaynak bulamadım. Ben de kendi araştırmamı kendim yapayım dedim.

Freudyen yaklaşımı benimsedim ve veri toplamaya koyuldum. Msn listemdeki kimi kız arkadaşlarıma "Neden saçından bıyık yapıp bıyıklı fotoğraf çektirirsin?" diye sordum. Öğrendim ki kimsenin öyle bir eğilimi yokmuş. Meğer o eğilim bir tek bana aitmiş. Dedim ki en iyisi kendime Freudyen yaklaşayım. Ona da üşendim. Sonuç olarak yine dişe dokunmayan bir kayıt.





YANİ; kendimi geyiğe vurarak beynimi eritiyorum. Beynimi eriterek kendimi düşünmekten alıkoyuyorum, düşünmeden daha iyi.

YOKSA; nothing's fine, I'm torn. Ama olsun, eğleniyorum.



Gizem, sen 21 yaşında, taş gibi ama çok kötü bir kızsın, ayrıca seni seviyorum.

A-aaa.

27 Temmuz 2009

Hayatımdaki pişmanlıklarımdan biri de Cem'in aklına uyarak, eve dönmek üzere girdiğim metro istasyonundan çıkıp bir koşu Burger King'e uçup akşamın 11 sularında Steakhouse menü denemek oldu. Eğlendik, epeyce, kafam yine uçmuştu o sıralarda, iyi geldi bu sapık tıkınma deneyimi. De ölüyorum sanırım. Steakhouse da güzelmiş hani. Ben de hayvanım.

Cidden, iştahım fena halde açıldı. Burger'a uğramamızın iki saat kadar öncesinde İbo'yu kolundan tutmuş Waffle'cı Akın'a sürüklüyordum. Evden çıkmadan da dolma yemiştim. Öğk, sanırım birazdan KUSUCAM! ("Kusacağım" çok yapay durucaktı :))

Sızıyorum, iyi geceler!

Dondurma ruhun gıdasıdır, bir de çikolata.

Öğlen yemeğini dondurmayla geçiştirmek, öte yandan, eşekliktir. Mis gibi dolma var, ben dondurma yiyorum, olacak iş değil! Neyse, nasıl olsa bir saate tekrar acıkırım. İştahım yine kabardı bu aralar; duygusal çöküntüler, karın guruldamalarına sebep olurlar.

Sabahtan beri okumalarla uğraşıyorum. Ayrıca iki şarkıya takıldım, onları dinliyorum sürekli. Biri "Sweet About Me-Gabriella Cilmi", öteki "Mama Do-Pixie Lott". Bugün, bulursam eğer, ikisini de koyacağım. Torn'u da ekleyeceğim. Dün söylemiştim.

Aaa dün demişken, dünkü film çok güzeldi. Tavsiye ederim. Simon Pegg denen adamın oynadığı bir filme daha vurulmuştum zaten. İzlememiş olsam da "Shaun of the Dead"in de harika bir zombi filmi olduğunu duymuştum. O film de Pegg'inmiş. Takip edilesi ve yetenekli bir herif.

Keşke adım "Pixie" olsaydı lan! Mete'ye bahsettim bu isteğimden, bana gideceğini söyledi. Adım Pixie olsaydı bu blog'un adı ne olurdu acaba? İşte böyle mantıktan yoksun düşünceler. Bir yığın ıvır zıvır.

Temmuz'un 27'si olmuş bile. Bugün yarın yaz biter. Yine göz açıp kapayıncaya kadar geçti yaz. Geçen gün rastgele bulduğum bir blog'da blog yazarının yazla ilgili düşüncelerini okudum. Benim düşüncelerime benziyodu, epeyce. Şaşırtıcı mı? Hayır. Muhtemelen, büyük çoğunluğumuz aynı düşünüyoruzdur. Yaz, umutlar. Yaz biter, fark etmeyiz. Neyse artık seneye deriz. Öteki yaz, yine umutlar, yine yaz biter. Döngü, hep bir döngü.

Hafiften yolumu çiziyor gibiyim. Planlardan bahsedesim yok, burada. Zaten öyle heyecan verici şeyler değil bunlar. İllaki öğreneyim derseniz, özele gelin.

Şimdi doğru mixpod'a! O şarkılar bitmeden sofradan kalkmak yok!

26 Temmuz 2009


Gün içinde aklımdan envaiçeşit düşünce geçiyor, bunları bloga yazayım diyorum kendi kendime. Diyorum da harekete geçmiyorum. O an kalkıp, bilgisayarın başına oturup yazmam gerekiyor, yapmıyorum. Hep erteliyorum.


Peki, ne demiş atalarımız; "Bugünün işini yarına bırakma." Bilgisayarın başına oturduğumda ya unutmuş oluyorum yazmak istediklerimi ya da evden birinin tacizine uğruyorum, yine yazmıyorum.


Sonra ne yapıyorum? Günümü anlatıyorum.


Bugün,


birşey yapmadım.


Bir ara Esra'yla konuştum. Kız delirmek üzere, acil işe ihtiyacı var. İş bulsa da, buraya gelse de eve çıksak.


Ve de Jack Bauer ölsün artık. Hiç hazzetmedim 24 dizisinden!


Günün şarkısı, benim klasiklerimden, Torn-Natalie Imbruglia. Başka şarkılardan da bahsettikten sonra eklerim şarkı listemize, şu anda üşeniyorum.


"Im all out of faith, this is how I feel

I'm cold and I am shamed lying naked on the floor

Illusion never changed into something real

Im wide awake and I can see the perfect sky is torn

I'm all out of faith, this is how I feel

I'm cold and I'm ashamed bound and broken on the floor

You're a little late, I'm already torn"


İzlenecek film seçmek günümüzün en yaygın problemlerinden biri. "How to Lose Friends & Aleniate People" izlemeye karar verdik. Bakalım.


Ruhum kararmış. Tüh.
Aaaa, bugün pilates yaptım lan! Gülün bakalım, gülün! Son gülen iyi güler! Karın kaslarımı görünce öyle gülemeyeceksiniz ama. Umarım. Devam ederim. Umarım. Aslında annem mutlu olsun diye yaptım. Eğlenceliymiş. Umarım.

25 Temmuz 2009

Eğlendiğimiz çok açık...

Zaten eğlenmek ne zaman zor oldu? Eğlenmek kolay, önemli olan şu sürekli bahsettiğim *^%&!'+*%? huzra ulaşma meselesi. Neyse, yine ondan bahsedip beyninizi '+%^meyeciğim. Bugün çok küfürbazım, neyse ki blogger küfürlerimi sansürlüyor. Yalan tabii...

Damla'nın doğum gününü kutladık, dans ettik (dans edince kendimi olağanüstü bir biçimde iyi hissediyorum, büyülü bir duygu, bir trans hali -Portobello Cadısı'nı okuyan var mı?), bira içtik, Damla'ya küçük sürprizler yaptık (Baran-Utku'yla işbirliği içinde, gizli bir operasyon yürüttük), sabaha kadar oturduk, sabah kalkınca kahvaltıya gittik, Ikea'ya gidip saçmaladık, eve geldim, yarı uyur halde birşeyler okudum. Şimdi aileyle film izleme vakti: Winged Creatures. Bakalım.

Yarın daha az yorgun bir kafayla güzel güzel yazarım. Ehem, WHEN A MAN LOVES A WOMAAAAAN! Bitti.

24 Temmuz 2009


Tam olarak çıkmamış oje lekelerini ve yara bantlı parmaklarımı göz önünde bulundurmayın, elinizi vicdanınıza koyun ve cevap verin; bunlar dünyanın en güzel ayakkabıları değil de ne? Harbiden öyle! Sadece anlayabilmek için canlı görmeniz gerek.

23 Temmuz 2009

Peki neden blogger paragraflar arasında boşluk bırakmama izin vermiyor? Allah belanı vesin blogger!

"Wherever you go, whatever you do
I will be right here, waiting for you
Whatever it takes, or how my heart breaks
I will be right here waiting for you"
Diyor ya Bryan Adams, nasıl yalan söylüyor insafsız! Bir kez kimse kimse için kalbini kırmaz. Ben yapardım, eskiden. Artık ben de yapmıyorum. Asıl herkes kırılacak diye bir takım duvarların arkasına gizleniyor. Hepimiz, çeşit çeşit savunma mekanizmaları geliştirmişiz. İşe yarayanı var yaramayanı var, yine de kullanıyoruz. Tabii bu arada hayatı kaçırabiliyoruz. Kırılma korkusu, cesaretsizlik, kendini koruma içgüdüsü... Motivasyon her ne olursa olsun bir takım önlemler aldığımız gerçek. Hepimizin kendi seçimi, kim ne kadar dil dökerse döksün, herkes kendi bildiğini yapacaktır. Bir kez yapımız öyle. Bunu da hepimiz biliyoruz.
Bu şarkı gerçekçi değil, ama güzel... Pınar'la ayrılık şarkımız :) Dün yine duydum şarkıyı, şimdi onu koyacağım, dinleyip duralım diye (Bulamadım lan, yerine Here I Am koydum). Yalnız mixpod bitik, Uğur imeem önermişti ama onun da şifresini unuttum, arkadaşlar da şifre hatırlatma maili atmadıkları için mixpod'da yeni bir liste yapmaya karar verdim. Onun dışında bir yığın okumalar...
Bugün özel bir gün... Bugün en uzun süreli arkadaşım, Damla'mın doğum günü. Doğum gününde bir arada değiliz. Yaz okulunda arkadaş, sınavlarına çalışıyor. Dersler daha önemli çünkü :) Diyeceğim şu ki zaten bu saatten sonra keskin tarihlerin önemi yok bizim için. Zaten bu saatten sonra bir ömür boyunca kutlanacak doğum günleri ve bir yığın zımbırtı olacak. Doğum günün kutlu olsun bebek, seni seviyorum. Ve evet, amacım seni ağlatmak :)
Bu kadar. Hell yeah!
Cansen, devlet gibi karısın! Aldığım en güzel iltifat!!

21 Temmuz 2009

Ha, okuma yalan oldu. Muhtemelen birazdan sızacağım.


Mesela Topik... Topik beni koşulsuzca seviyor. Onu yıkıyorum, onunla kardeşimmiş gibi kapışıyorum. Beni ısırıyor, ben de onu itekleyip ona bağırıyorum. Sonra Topik bana geri dönüyor. Çünkü Topik beni koşulsuzca seviyor. Ama Topik yaşlandı, ölecek, yakındır...
Alkollüyken yazma... Alkollüyken yazma... Alkollüyken yazma...

2 hafta olmuş! 2 hafta! 2 hafta sonra yine döndüm buraya. En uzun süreli alışkanlığım diyebilir miyiz? Bilmiyorum. Beni benden çok bilen birçok insan var, onlara sormak lazım.

Sıkılıyorum yine, ne kadar eğlenirsem eğleneyim, orada, içimde, beni daraltan birşey oluyor. Kurtulamıyorum. Hep oluyor. Ama yüzlerce kez tekrar ettiğim gibi sorun değil. Bugün, Saat Kulesi beni hüzünlendirdi. Saat kulesi! İnsaf! Çaktırmıyorum ama. Sorun bakın Damla'ya (Bayır olana), tuvalete gittiğimizde kötü hissetiğimi söylemeseydim çakamazdı.

Alkol bana yaramıyor. Hiç yaramadı. Bir keresinde, birisiyle alkollüyken aklından geçen düşünceler sana ait midir değil midir diye tartışmıştık. O zaman bastırdığımız düşünceler olduğunu söylmeiştim. Şu anda emin değilim. Şu anda bu düşünceler bana ait mi bilemiyorum.

Neyse, şunu bir okuyun; http://www.theugur.com/diger/mim-kitaptan-alinti.html. İşte bu da benimki (Kitaplığıma gittim, bakmadan elimi attım, -Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş/Jose Saramago- geldi, Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş'un 142. sayfasından):

"Ölüm öfke içinde. Ona dil çıkarmanın tam zamanı."

Şimdi benim blog'u okuyup, blog tutanlara paslıyorum işi. Sonra kendimi okumalarıma veriyorum. Bu kafayla okumak... Ha ha ha.

6 Temmuz 2009

Bugün Dünya Öpücük Günüymüş.
Bir de benim doğum günüm. Ne kadar ilginç, değil mi?

Gece uyumadan önce kendimle konuştum. Konuşma şöyle gelişti:

I: Bugün doğum günüm, eminim rüyamda ananemi göreceğim. Ananemi hiç göremedim rüyamda, öldüğünden beri.
I: Hatırlamıyor musun? Yaprak çok üzülenlerin rüyasına girmezmiş kaybettikleri demişti. Ondandır.
I: Tamam, artık üzülmüyorum.
I: Bok üzülmüyorsun.
I: Görürsün bak, bu akşam ananemi göreceğim rüyamda.

Göremedim. Tersine abuk sabuk kabuslar gördüm durdum. Bir kısmını hatırlamıyorum. Hatırladığımı da yazmayacağım. Kötüydü çünkü.

Yalnız bunları yazarken aniden vurdu, ananem öldükten sonra onu bir kez rüyamda gördüm sanırım. Unutursun ya rüyayı sonra aniden hatırlarsın. Öyle oldu... Gördüm, ancak kötü gördüm. Ondan itmişim gerilere heralde.

Ya neyse! Bugün benim doğum günüm! Bir de Dünya Öpücük Günü... Öptüm hepinizi...

5 Temmuz 2009

Merhaba küçük, sevimli blog,

Oturduğum yerden kalkmadığım bir gün daha.
Bugün, iş aradım, bulamadım.
Karnım ağrıyor, hormonal problemler...

Yarın doğum günüm.
Neşeliyim.
Mutluyum.
Şımardım.

O kadar... Evet.

4 Temmuz 2009

Buradan herkese sesleniyorum: Kontörsüzüm! Cevap atamıyorum o yüzden, affedin beni.

Dün bir anda gaza geldik babamla film izlemeye başladık. "Eagle Eye" izledik, işte bildiğin aksiyon, macera. Bir olayı yok yani. Yalnız o Shia Labeouf değişik bir varlık, hani izle izle izleyesi geliyor insanın. "Eagle Eye" idare ederdi de sonra Shia izlemek uğruna "Transformers" izledim. O kötüydü epey, biliyordum kötü olacağını, da Shia... 86'lıymış, alsak bana olmaz mı? Bak, ne güzel çocuk:



Ne kadar da cıvıdım değil mi? Düne bak, bir de bugüne bak. Pınar bizde de... Güne şımararak başladım. Mesela şu anda dondurma koyuyor bize, ehe ehe.

Bu kadar... Şimdilik.

3 Temmuz 2009

Sevgili Günlük,

Günlük derken her Allahın günü tutulan o renkli sayfalı ve kokulu defterleri kastetmiyorum tabii. Birincisi bu blog bir defter olmaktan epey uzak. İkincisi hani nerede son bilmemkaç gündür yazmadıklarım? Yok. Ama beni suçlayamazsınız, laptop'ım yoktu. Babam Pazartesi günü doğum günü hediyesi olarak laptopla gelene kadar... Laptop geldi, ama ben başına ancak bugün oturabildim. Ve eminim yine günlük yazamayacağım buraya. Yine de ne olursa olsun, aradan ne geçerse geçsin kendimi bunun başına oturmuş buluyorum ve inanın bu benim için büyük bir şey.

Peki neler oluyor? Dün diplomalarımızı aldık, keplerimizi attık (!) artık resmen, reddedilemez bir biçimde ve fena halde işsizim. İş bulmak adına kılımı kıpırdatmamam da işin cabası. Hep öyle olmuştur zaten benim hayatımda. Bir şekilde işler yoluna girer derim, sonra da girer. Nazara mazara inanmam ama bunu söylemekten hep çekinirim. Mesela şimdi bunu söyledim ya, iş bulamayacakmışım gibi geliyor. Panik atak olduğumu söylemişmiydim? Bipolar depresyonum olduğunu söylediğimi hatırlıyorum ama panik atağımdan bahsetmişmiydim bilemedim. Bir de her türlü psikolojik rahatsızlığı kendimde bulmam yok mu!

Evet, evet... Yine garip bir çöküntünün kenarında dolaşmaktayım. Kep töreninden sonra -kep töreniyle ilgili yorucu, eğlenceli, ortalama bir organizasyona sahip, bir çırpıda biten diyebiliriz- dört senemi paylaştığım arkadaşlarımla Alsancak'a gittik, keplerimiz kafamızda... Önce tıkındık, sonra bomboş Hometown'a gidip geberene kadar dans ettik, terledik, çıktık, ismini hatırlayamadığım bir çaycıya gittik, nargile, çay, kahve... Bir ara Esra'yla lavaboya (çok kibarım) gittik, o girdi, ben bekliyorum, mekanın arka kapısından dışarı bakmaya başladım. Karanlık arka kısım, köhne küçük bir ev var hemen bitişiğinde kafenin. Evin kapısının hemen yanıbaşında bir masa, üstünde çocuk ayakkabıları... Garip bir hüzün sardı beni, ağlayacak oldum, Esra çıktı, toparlandım. Sonra masada otururken telefonumun masaüstündeki fotoğrafa bakıp ağlayacak oldum bu defa Mete dürttü ve sordu "Sence şu anda sırası mı?" diye, mantıklı geldi soru, toparlandım. Ama genel anlamda o dakikadan sonra yüzüm gülmedi bir türlü. Ne bileyim, bu insanlardan ayrılmak bana koyacak diyip duruyorum. Harbi öyle olacak.

Bir de geçen Salı kuzeni evlendirdik, Yaprak'ı... Sulugöz ben yine gözyaşlarımı tutamadım, başladım ağlamaya. Çok garip... Ne bileyim, Yaprak'la yaşadığımız onca şeyden sonra şu anda böyle ayrı gayrı olmak, hayatın uzun süre hep beraber olan iki kuzeni böyle uzaklaştırabilmesi falan... Hayat mı acaba diye soruyorum kendime... Sonuçta, her zaman "İnsan istesin, elinden her şey gelir." demediler mi bize? Bir arada kalmak bu kadar zor mu? Bu kadar zor olmalı mı?

İçimden geçen çok şey var, ama dediğim gibi, içimde... Öyle gizli saklı tutuyorum ki içimdekileri muhtemelen herkes benim son bilmemkaç aydır olmadığım kadar neşeli olduğumu düşünüyordur. Durum şu ki benim içimde hep bir şeyler eksik olacak. Ama önceden de belirttiğiim gibi ben böyle yaşamayı öğrendim. Ve mutluyum. Huzursuzum, orası öyle.

Geçenlerde Elif bizdeydi, iki yeni doğmuş ve terk edilmiş kediyi kurtarma girişiminde bulunduk, ikisi de öldü. Çok üzüldük, söylemek istedim. Sonra sonra, Isabel Allende'nin Paula'sını okumaya başladım geçen Cuma, arada üç gün hiç okuyamadım, kitap her gün aklımdaydı. İki sayfada bir gözlerimin dolmasına ve titrememe yol açıyor kitap. Allende'nin 93 yılında ölen kızı Paula'nın komada olduğu süre boyunca Allende'nin ona uyandığında okuyabilmesi için yazdığı mektubumsu bir kitap. Sinirlerimi bozuyor ama okumaktan kendimi alamıyorum.

http://tabra.com/product_detail.php?cat_id=12&prod_id=583 Biri bana bu 124 dolarlık yüzüğü doğum günü hediyesi almak ister mi acaba? İstemez muhtemelen, eğer ki aşırı zengin, gizli hayranım olan bir iş adamı doğum günümde bana olan aşkını ilan etmeye karar vermezse... Aslında o yüzüklerin hepsi benim olsa, hatta o sitedeki tüm takılar benim olsa... Olmaz mı? Hay aksi şeytan!

Son olarak, yazıyorum! Masalımsı bir şeyler, hem de çok sayfa oldu. Yaşasın! Hava da çok sıcak.