31 Ağustos 2009


Panjurlar sallanıyor, takırtılar geliyor.

Normal bir insan ne düşünür?
Ne?
Rüzgar... Tabii.

Tırsak ama normal bir insan ne düşünür?
Hırsız.
Evet.

Ben ne düşünüyorum?
Zombi saldırısı!

Mete beni sakinleştiriyor; "Merak etme Ilgın," diyor, "Zombiler balkonlardan tırmanamaz. İzlediğimiz zombi belgeselini hatırla."

Hatırlıyorum, hatırlatmak istiyorum, izlemeyenlerle paylaşıyorum:


"Danger! 50,000 Zombies!"

Simon Pegg'i seviyor muyuz neyiz?

Hım, Bora'yı da yolladık.

Yolladık.

Hof..

30 Ağustos 2009

Gençler, ben "yavan"lık sınırlarımı zorluyorum, farkındayım, yine de bunu yapacağım. Buyrun bakalım:

En Politik Yazım Böyle Olsun:

Alt kayıtta "En çok da gözlerini beğeniyorum bebeğim." dedim ya, çağrışımlarla çalışan çöplük beyin (Meltem, huhuuu!) çalıştı yine: 2007 seçimlerinde ilk kez oy veriyoruz, heyecanlıyız. O yaz da bir program vardı, adı neydi hatırlamıyorum ama içeriği şöyleydi: Zeki ama çirkin çocuklar güzel ama salak kızları zeki, kızlar da çocukları sosyal yapmaya çalışıyordu. Öyle bir sancıydı işte. O programdan etkilenmiştik epey, seçimler de var, bir geyikler döndü sormayın ikisinin birleşiminden: "Ben oyumu Genç Parti'ye vereceğim çünkü Cem Uzan'ı çok çekici buluyorum. En çok da gözlerini beğeniyorum." diyip cıvıyordum boyuna.

Hatırlıyorum da Damla'yla Karaburun'daydık oy verdiğimiz günün sabahı. Şehre döndük oy vermek için. Ateşli gençlik!

Ah Karaburun!



Marilyn and Me, günün en sevdiğim vakti.
Kuzenim Yaprak, kahve bağımlısıydı üniversitedeyken, atışırıdık hep. Kızardım ona çok kahve içiyor diye, ben de öyle bir etkisi yok kahvenin, nasıl olur da kahvesiz afyonun patlamaz diye başının etini yerdim. Bilmiş bilmiş "Görürsün." derdi. Sonra ne oldu? Üniversiteye girdim ve zamanla kahve bağımlısı haline geldim. Bir de yetmez iki tane, iki de yetmez altı tane şeklinde kahve içebiliyorum bazı bazı. Genelde tek fincanla idare etmeye çalışıyorum. Bazen hiç içmiyorum, fark ettim ki ben o günlerde mutlu olamıyorum! Neyse ki etrafımda yığınla kahve bağımlısı insan var. Ve çoğu sekiz kaşık kahve koyarak hazırlıyorlar kıymetlilerini.

En çok gözlerine hayranım bebeğim!

29 Ağustos 2009

Merhaba!
Ben
Parçalanıyorum!

25 Ağustos 2009

Vay be... Oğluş dedik, İspanya'da bir hafta boyunca annelik ettik, adam çekti gitti! Neymiş, İsveç'miş, yüksek lisansmış!

Da, şaka ediyorum tabii ki. Gelecek dediğimiz olay epeyce önemli olduğundan kimsenin kararına, çizdiği yola müdahele etmeye hakkım yok elbet. Yine de, üzülüyor insan. Ya Alper! İşte böyle! Dönüş yolunda ağladın mı acaba?

Mete'nin blogunu okudum, onunda arkadaşı gidiyormuş. Çok ard arda yazmışız, hayrola. Cidden, ayrılıklar çok, ne bileyim, çok gıcık! Gıcık, başka da kelime yok. İçimde bir huzursuzluk var. Peh.

Bugün, biraz maceralıydı, başımda bir ağrı var, sormayın! Bu migren...

LAN! Sus artık! LANET KARI!

23 Ağustos 2009

Ah karın sancıları! Bu defa ölüyorum herhalde. Cidden! Tabii her ufak ağrıyla bir ölüm ilanımı vermem artık çoğunuzun bünyesinde alışkanlık yaptığı için inanmıyorsunuz. Ölünce görüşürüz.

Evvet, bilmemkaçıncı kaydımda Isabel Allende'nin Ruhlar Evi'ni okumakta olduğumu veya bitirdiğimi yazmıştım. Bugün, bu "magical realism (ya Mete)" ürünü olan kitabın baş karakterlerinden biri olan (büyük ölçüde Allende'nin büyük annesinden esinlenilen) "Gaibi Gören Clara"dan bahsetmek istiyorum biraz (ders gibi oldu lan!).


Clara, telepatik ve paranormal güçlere sahip küçük bir kız olarak çıkıyor karşımıza en başta. Güçlerinin arasında ruhlarla iletişim kurma, geleceği görme ve bir takım eşyaları hareket ettirme var. Daha sonraları, ablası Rosa'nın ansız ve gizemli ölümüyle yıllarca sessizliğe bürünüyor Clara. Tekrar konuştuğunda, ailesine, Rosa'nın eski nişanlısı Esteban Trueba'yla evleneceğini söylüyor (Trueba'nın geleceğini görüyor).

Trueba, Clara'ya deli gibi aşık. Fakat, Clara fazlasıyla kendi dünyasında. Aslına bakarsanız, Clara bir ara etrafında olan bitenlerin farkında değilmiş gibi, dalgın bir şekilde geziyor. Ancak, Clara ailesinin (ki sonradan gayet kalabalıklaşıyor) her bireyinden kopukmuş gibi gözükse de aslında hepsiyle arasında bir bağ var. Aileyi bir arada tutan kişi zaten kendisi.

Dediğim gibi Clara dünyevi olaylara ve günlük işlere ilgisiz. İşlerini onun yerine yapan biri genelde var. Ayrıca, Clara'da hep çocuksu bir saflık var. Bu saflık ve bahsettiğim "ruhlar dünyasında" bulunma durumu etrafındaki herkesin Clara'ya karşı derin bir sevgi beslemesini sağlıyor.

Ruhlar Evi okuduğum en tatlı kitaplardan biri. Hatta, şu anda bunları yazarken karşı konulmaz bir güç beni kitabı bulmaya yönlendirdi. Genelde sevdiğim ve okuduğum yaptığım gibi, rastgele bir sayfasını açıp bir kısım okudum, sonra kokladım. Kitap koklarım, ama bu başka bir konu. Clara, kitaptaki en sevdiğim karakter. Sanırım bu sevgim az önce saydığım sebeplerden ileri gelmekte. Clara sevilesi bir karakter. Aynı zamanda, Clara'nın bağlı olduğu şeye -bunun ruhlar dünyası olduğunu söyleyeceğim- önemsiz ayrıntıları görmezden gelerek kendini ataması ve ailesine duyduğu sevgiyi farklı bir boyutta -bunun da dünyevi bir sevgiden ötesi olduğunu söyleyeceğim- yaşaması beni fena halde çarptı. Tuhaf, bu bakımdan Clara'da kendimden bazı şeyler buldum. Belki de bulmak istedim. Orası pek fark etmez. Sonuç olarak, buradayım ve size Clara'dan bahsediyorum.

Isabel Allende

22 Ağustos 2009

"The opening of another Dickinson poem toys with her position as a woman in a male-dominated society and an unrecognized poet: "I'm nobody! Who are you? / Are you nobody too?" demiş wikipedia.

Biz de oturmuş ne anlamlar çıkarıyoruz!

Ah wikipedia, babanı da sevmezdim zaten!

21 Ağustos 2009

Hayır, nereden esti onu bile bilmiyorum.

Misafirliğe gittik bu akşam, tanıdığın oğlu diyorum ya, o oğlan Tunç, Hacettepe diyorum ya, meğer ODTÜ'ymüş kazandığı, cümleyi baştan toparlamak gerekirse: Tunç, ODTÜ Elektrik Elektronik kazandı, onu yolcu etmeye ve başarısını kutlamaya gittik onlara. Tekilamızı aldık gittik hatta, meğer Tunç akşamdan kalmaymış, shot partisi bir kısım iptal oldu. Olsun dedik, muhabbet şamata da hoştur. Annem bir ara Nilgün Teyze'ye bir fotoğraflar göstermek istedi facebooktan, Tunç getirdi laptopını. Derken laptop benim kucağa geçti bir ara, bakalım bakalım yahoo maillerimizi kontrol edelim dedim ben de. Açtım maillerimi ne göreyim. Pek sevdiğim hocam, Müge Hoca'mdan bir mail: Çevirilerim yayınlanmış tercümanlık öğrencilerinin büyük kısmının bildiği önemli bir dergide (ismini neden vermiyorum bilmiyorum). Bu kadar güzel bir haber olabilir mi acaba? Cidden, çok sevindim. Çok mutlu oldum, çok heyecanlandım. Hiç beklemediğim bir anda böyle bir haber... Oley!

Gece muhabbetimiz de pek hoştu. Dönüş yolu da pek keyifliydi. Açtık romantik radyo (behöy), pencerelerimizi de açtık, ben önü kapmıştım, başımı babamın omzuna koydum, öyle huzurla geldik. O ara Gizem de pek huzurluymuş, benimle onu paylaştı. Cansen desen benden çok heyecanlandı. Manyak bir yığın insan :)

İŞte böyle, sanırım bu gece için söyleyeceklerim bu kadar. Saat 3'e gelmiş. Uyumalıyım bence. Güzel hisler, özlemişim. Olleyy!

(Mehmet, Mete, Doğa,Ilgın-GOMO Gölü, 2009)
Yazmadım. 4 gün yokum dedim, 4 gün yoktum, yine de yazmadım. İstemedim. Şimdi bir yazayım dedim, yazayım da blog ölmesin. Bilirim kendimi, yazmazsam ölür. Yine yazmak istemiyorum. Sırf blog sevgimden yazıyorum.

Desem desem ne desem bilmiyorum da. İyi değilim pek, tek söyleyebileceğim o. Fiziksel ve zihinsel olarak iyi değilim hem. İyi gözüküyorum ama! Artık olayı abarttım, fena halde mutlu gözükebiliyorum.

Geçen Meltem ve ben oturduk, kahve içiyoruz, karşılıklı gözlerimiz doldu, karşılıklı ağlıyorduk az kaldı. Sonra eve geldim şu aşağıdakini yazdım, dandik dandik şiirler yazıyorum. Bir de İngilizce yazıyorum ve tüm dünyayla paylaşıyorum. Buyrun paylaştım:

"to the Sweetest Breeze

see, I bite my nails
so do you
and the pain entails affliction
the snowball effect
greaterthan a sexual satisfaction

see, it's in me
now
in you
you do see
don't you?

the bitter sweet liquid
supossedly, it's coffee
see, it's me
see, it's you

cheers!
to liquid!
to corridor!
to the delight of communion!
to sentimental ejaculation!

see, I am right here
do you see?
no, I don't mean the eyes
inner
closer than our top secret lies"

Fazla sormayın, sorgulamayın. Ben bilsem ne olduğumu, anlatırım. Zoraki yazınca böyle oluyormuş demek. Peh!

9 Ağustos 2009

Olur da birinizin boşta 30.000 doları vardır, birine iyilik yapayım diye geçiriyordur o kişi içinden... O kişi bana bunu: http://www.privateislandsonline.com/isla-gatun-panama.htm satın alırsa sevinirim. Hem de çok. Öyle çok sevinirim ki bir daha hiç üzülmem.

Yarın, bizimkilerle toplaşıyoruz ve 4 günlük bir maceraya çıkıyoruz. Mete bizi "gemi"lerinde (mübalağa ediyorum elbet) ağırlayacak. Yazacak fırsat bulursam eğer, neler oluyor, neler bitiyor paylaşırım. Bulamazsam, ben 4 gün yokum. Zaten tıkanmışım, görüyorsunuz. Dönüşte deniz maceralarımı anlatırım. Falan filan.

Çok iş var! Bu kadar.

8 Ağustos 2009

Sevgili Migren,

Seni hiç özlememişim. Lütfen çabuk git ve bir daha gelme.

Sevgiler
Ilgın

6 Ağustos 2009

Gece pek uyuyamadım. O yüzden çok geç kalktım.

Annemler panjurun birini açık bırakıp uykuya dalmışlar, gittim panjuru kapattım, sonra paranoya başladı, evin içinde döndüm durdum, içeri birinin girdiğinden emindim. Kimse yoktu tabii. Gittim yattım.

Düşünceler, düşünceler. O yana, bu yana dönmeler, uyuyamadım. Ölümü düşünüyorum kimi zaman, intihar değil dikkatinizi çekerim. Herkes gibi Gece pek uyuyamadım. O yüzden çok geç kalktım.

Annemler panjurun birini açık bırakıp uykuya dalmışlar, gittim panjuru kapattım, sonra paranoya başladı, evin içinde döndüm durdum, içeri birinin girdiğinden emindim. Kimse yoktu tabii. Gittim yattım.

Düşünceler, düşünceler. O yana, bu yana dönmeler, uyuyamadım. Ölümü düşünüyorum kimi zaman, intihar değil dikkatinizi çekerim. Herkes gibi ölümü düşünüyorum. Gece ölümü düşündüm bir süre. Düşüncelerin biri ötekini tetikledi ve sonuçta aklıma şu şiir geldi:

"Emily Dickinson - I'm Nobody! Who are you?

I'm Nobody! Who are you?
Are you -- Nobody -- Too?
Then there's a pair of us!
Don't tell! they'd advertise -- you know!

How dreary -- to be -- Somebody!
How public -- like a Frog --
To tell one's name -- the livelong June --
To an admiring Bog!"

Şiirle ilgili farklı iki yorum var; bir yorum toplumdan sıyrılıp birey olmanın önemini vurguladığını söylüyor Dickinson'ın. Öteki yoruma göre ise -herkesten üstün ve farklı bir zekaya sahip olduğundan- Dickinson kendi gibi birinin arayışında bu şiirde. Şimdi benden üçüncü bir yorum geliyor (bu yorumu yapanlar da olmuştur muhakkak, sadece yaptığım okumalarda rastlayamadım ben): Hepimiz, farklı ve başarılı bireyler, yani "somebody" olmak istiyoruz. Fakat herşeyi olduğu gibi bıraksak, biri olmak için çabalamasak, huzura kavuşabiliriz.

Şu sıralar çok düşünüyorum bu konuda. Olduğu gibi bıraksam ne olur ki? Hani, herşeyi, çabalamasam, ne olur? Bir yandan da kendimi bu kadar açmalımıyım acaba diye düşünmüyor değilim doğrusu. Bu kaydı yayınlamasak mı :)

Not: Bu blog'la ilgili olarak kimseye sürükleyici maceralar, felsefik konular veya öyle şeylerden bahsedeceğimi söylediğimi sanmıyorum. Tam tersine "herşey ve hiçbir şey" hakkında yazacağımı açıkça belirtmiştim. Beklentilerini karşılayamadığım kişilerin okumamasında da bir sakınca görmüyorum. Bu blog çelişkilerle bile dolu olabilir, ki bu başka bir kaydın konusu olmaya aday.

5 Ağustos 2009

Toplu taşıma araçlarından birinden iniyorum ve eve yürürken -ara sıra- bir sokağa giresim geliyor. Neden o sokak bir fikrim yok, bir güç -onun hakkında da bir fikrim yok- ayaklarımı baştak çıkarıyor ve hızlı hızlı yürüyorum o istikamette. Sokağa varınca yavaşlıyorum, tadını çıkara çıkara, yavaş yavaş, bakına bakına yürüyorum. Hayır bir özelliği de yok sokağın. Veya beni kendisine bağlayacak bir anısı... Giriyorum, iyi geliyor. Ne bileyim lan. Bu üstteki sokak değil bu arada. Üstteki sokak Atina'dan. Bu kadar turuncu da değildi normalde, ben doygunlaştırdım. Az biraz fotoğrafçılık yeteneğim ve bilgimle çektiğim, sevdiğim fotoğraflarımdan. Sokağın fotoğrafı olmadığından bunu koydum. Çekince onu da koyacağım. 64 numaralı kayıtta bahsedilen fotoğraf diyeceğim ismine de.

Bugün kızlarlaydım, Ikea'ya gittik. Bu Ikea sevdası şuradan geliyor: Serin+Yemekli+Sınırsız Kahveli... Yalnız her tarafımız çocuk, bebek ve türevleriyle sarılıydı. Sevimliydi de yaratıklar. Durup durup menstrüal periyodundaki kızlar gibi (sanki bu çok oağan dışı bir durummuş gibi) "Ayyyyy"ladık. Gizem doğuracak, onunkini seveceğiz.

Son olarak;

"Come on Baby Blue
Shake up your tired eyes
The world is waiting for you
May all your dreaming fill the empty sky
But if it makes you happy
Keep on clapping
Just remember I'll be by your side
And if you don't let go it's gonna pass you by."

Hımmm, yarın "Right here waiting" ve "Let there be love" ekleyim bari.

4 Ağustos 2009

ÖZÜR DİLERİM!

"Right here waiting", Bryan Adams'ın değilmiş çünkü! Richard Marx'ınmış!

Ooops, sorry! (Cansen)


the girl
who smelt of strawberries
and all the other berries
was under the sunlight
with her bright eyes
like the sparkles of the ocean
like the glow of the stars
and all the other clichés
confronting herself
in the form of the lady looking at the mirror
in the form of the man haunted by his childhood self
and all the other clichés
yet wasn't she
so real?
her cheek
I can feel

Yazmayalı 3 gün oldu, farkındayım.
Yazmadığım gün sayısı arttıkça bu yazmama durumunun uzadığının da farkındayım. Genelde öyle oluyor. Aslında yazacak şeyler var. Anca oturabiliyorum başına bir iki satır yazabilmek için ama fazlasıyla yorgunum. Bu yorgunluk nereden geliyor bilmiyorum.

İbo'yu yolladık İstanbul'a, haftasonumu onunla geçirdim gidiyor diye. Bu defa iyiden iyiye hüzünlü bir veda oldu. Özleyeceğim domuzu.

Sonra, bugün Aslıhan Hoca'mızla dışarı çıktık. Dünya tatlısı kadın, pek bir seviyorum. Hocamız ayrıldı, ardından Alper'le Alsancak'ta yürüyüş yaptık. Konuştuk, açıldık, dertleştik falan filan. Keyifli vakitlerdi doğrusu.

İşte bu kadar...

Son üç gündür yazdığım tek kayıt bu olduğundan, birazdan bir kayıt daha yayınlayacağım ve o kayıtta okuduğum İngilizce şiirlerin etkisinde kalarak yazdığım tuhaf şiiri paylaşacağım. O da sırf Mete sevdi diye haaa. Yoksa utanırdım koyamazdım. Yine utanıyorum ya. Ben "Confessional" bir şairim, he he he!

Allah benim belamı versin.

1 Ağustos 2009

Bugün saçlarımı kestirdim. O kadar.