19 Eylül 2009

Ben gidiyorum.

Prag, Viyana, Budapeşte.

Gezip geleceğim.

Orada yazamayacağım çok açık, gelince eğer öyle güdüm olursa yazarım elbet. Olmaması çok yüksek.

Görüşürüz.

17 Eylül 2009

"I had always heard your entire life flashes in front of your eyes the second before you die. First of all, that one second isn't a second at all, it stretches on forever, like an ocean of time... For me, it was lying on my back at Boy Scout camp, watching falling stars... And yellow leaves, from the maple trees, that lined my street... Or my grandmother's hands, and the way her skin seemed like paper... And the first time I saw my cousin Tony's brand new Firebird... And Janie... And Janie... And... Carolyn. I guess I could be pretty pissed off about what happened to me... But it's hard to stay mad, when there's so much beauty in the world. Sometimes I feel like I'm seeing it all at once, and it's too much, my heart fills up like a balloon that's about to burst... And then I remember to relax, and stop trying to hold on to it, and then it flows through me like rain and I can't feel anything but gratitude for every single moment of my stupid little life... You have no idea what I'm talking about, I'm sure. But don't worry... You will someday."

16 Eylül 2009

Arayı açtık yine. Aslında yazmak istemiyordum ama karalamalısın dedim kendime, karalamazsan ölürsün, ölürsen ölmüş olursun.

Bugüne, yani aslında düne hiç güzel başlayamadım. En başta gece uyuyamadım hiç. Sonrası şarkılar, şiirler, gözler dolmaca...

Şöyle, bugüne, yani düne ananemle başladım. Atlatamadım, ne yapalım? Kolay değil. En münasebetsiz anlarda gelebiliyor aklıma ananem. Mesela kep töreni sonrası pek sevgili arkadaşlarımla Kordon'da otururken aklıma geliyor, sonra Mete "Sence sırası mı?" diye soruyor, toparlanıyorum. Sonra yine Kordon'da Meltem'le damla sakızlı Türk kahvesi içerken gözlerim doluyor, Can arıyor toparlanıyoruz. Sonra sonra, yine Kordon'da (Kordon'dan kıllanmaya başladım) Cem ve Kunter ve Damla'yla otururken, Damla'nın telefonunda babanesinin fotoğrafını görüyorum, gözlerim doluyor, Damla ellerimi tutuyor, toparlanıyorum. Bugün, sabah ananemle uyanıyorum Meltem bunun iyi birşey olduğuna beni ikna ediyor, toparlanıyorum. Ama günü kötü geçirmeyi kafama koymuşum bir kez. Kötü geçiriyorum. Kimse benim delilik adımlarımı okumak istemiyor, ama ben yine de ötüyorum, yine de bıt bıt bıt.

Ay!

Geçen gün, Topik'i dolaştırıyorum parkta, bi teyze geldi, arabasıyla, "Shut up and let me go" dinliyor son ses. İndi üzerinde "Lost" tişörtü... Etkilendim. Ama "umarım ben öyle olmam."

Bu saatte yürüyüşe çıksam ne olurdu?

11 Eylül 2009


Sevgili Quentin Tarantino,

Acaba bir sonraki filminizde beni oynatabilir misiniz?

Saygılar
Ilgın


Şu "Basterd"ları izleyin! It was "fuck a duck!"

8 Eylül 2009

Bugün, soğuğu yine iliklerimde hissettim. Öncelikle, bugünkü Bağdat Caddesi planımızı aniden iptal edip Büyükada'ya gittiğimizi belirtmeliyim sanırım. Karşıya motorla geçtik, geri dönerken de motor kullandık. Ahmak ıslatanımsı birşeyler yağıyordu, ve biz "bağışlayıcı ahmaklar (see, there is a very beautiful quotation right here)" motorun kapalı kısmı çok sıcak diye kendimizi üst kata attık. Islandık hafif hafif, üşüdük güzel güzel. Bir özelliğim var: Ne zaman soğuğu her hücremde hissetsem hayatı sorgulamaya koyuluyorum. Hayat-sorgulayıcı bir yapım var. Her türlü hava koşulu beni bu konuda tetikliyor. Gerçi sorgulama denizinin sığ kıyı kısmında takılıyorum kolluklarımla. Bir-iki santim dalayım diyorum, kolluklar hop çıkartıyor beni suyun üstüne. Yalnız dalıp çıkmalar pek sık oluyor, farkındasınızdır. Bu yüzden de manik depresif olduğumu iddia ediyorum. Umalım ki bir gün dalmaya falan kalkmayım, muhtemelen vurgun yerin. Sonra, mortal kombat! (Mortal Kombat: (isim) Bir insan, bir hayvan veya bitkide hayatın tam ve kesin olarak sona ermesi, ahiret yolculuğu, ebedî uyku, emrihak, irtihal, memat, mevt, vefat.)

Neyse, Büyükada'ya bayıldım. "Yaşamak istediğim yerler" listesine bir isim daha eklenmiş oldu bu şekilde. İnanılmaz, tahta evler; huzurlu bir deniz kıyısı... Deli gibi fotoğraf çektim. Adım başı durduk. Latin Kilisesi'ne girdik. Mum yaktık. Kedilerle boğuştuk, martıların fotoğraflarını çektik. Keyifliydi çok.

Pınar'ın ailesinin birkaç üyesiyle daha tanışmış bulundum ayrıca. Bizi tıka basa doyurdular. Çok tatlı insanlardı. Hacer Anane dedikleri yaşlı bir pamukla tanıştım. En başta muhabbet ederken Anane'yle gözlerim doldu. Anane bana türküleri okudu, şiir kıvamında. Yalnız hafızası pek kuvvetli değildi bir okuduğunu bir daha okudu durdu.

Güzel ve hisli bir gündü. Bazı pürüzler oldu tabii ama onlardan bahsetmeye gerek yok. Bence.



Boğuştuğumuz kediler.



Mesela bu sokak. Ömrümü geçirebilirim.


Latin Kilisesi.


Hacer Anane.


Giderkene. (Ne çok ayak yayınladım bu ara.)

Not: Bir önceki kaydı okurken Bedroom Walls-Winter, that's all. Bir ara listeme ekleyeceğim. Ben ekleyene kadar dinlemek isteyen dinler dedim.

"Lately I don't feel so hot.
Could it be the summer
turning into fall?
Lately I don't feel so hot.
Could it be the winter, that's all."



you cannot fully understand how it feels to experience summer turning into fall no matter how many poems or stories you read on it no matter how many paintings or photos you see of it unless you experience a summer turning into fall and yes that was a metaphor.

7 Eylül 2009

Dün söz verdiğim fotoğraflar...

Ortaköy:





Çeşitli insanlar ve Tanrı:



Topiş Pınar ile Ilgın'ın bileklikleri:


Dönerkene:


Fotoğrafları büyük yükledim bu sefer. Yükleyene kadar canım çıktı ama iyi olmamış mı? Daha da iyi bir görüntüleme için üstlerine dıklayınız!

6 Eylül 2009

Merhaba!

İstanbul günlükleri numara üçe hoşgeldiniz! Bugün neler yapmadık ki! Yer yer güldük, yer yer ağladık. Fakat umudumuzu yitirmedik, birbirimize bağlı kalarak, birbirimize güvenerek İstanbul'u gezdik. Çılgın bir gündü doğrusu.

Hayır, bu kadar da saçmalanmaz, değil mi? Neyse, güne İbo'nun ev arkadaşının duş sesleriyle başladım. Çocuk duştan çıkınca kalktım, gittim ben duşa girdim. Duştan çıkınca bir de ne göreyim! Pınar mesaj atmış, "Ben geliyorum!" demiş, Pınar'a duyduğumuz korkudan olacak, acele acele hazırlandık, kendimizi sokaklara attık. Yine de, buluşmamıza bir yarım saat geç kaldık. Önce Simit Sarayı'nda bir kahvaltı ettik, daha sonra Pınar'ın kotlarını aldık ve ver elini Ortaköy dedik. Ortaköy'de bir kısım gezindikten ve kendimize bileklik aldıktan sonra süpersonik bir kafede oturup keyif pezevenkliği ettik afedersiniz ama. Aslına bakarsanız, bugün tek yaptığımız buydu. Ancak, Pınar'ın da az önce dediği gibi "Bütün İstanbul'u gezmiş gibiyiz!" Malum, Avrupa'dan Asya'ya geçmek bir ömür sürüyor. Hım. Evet. Birkaç fotoğraf:

(Pınar'ın tacizine uğradım gençler, fotoğraflar yarına. Evet, Pınar'dan nefret ediyorum. Ve az önce "Pırtımla gülücem sana, pırt pırt pırt diye." dedi. Lanet espiriler. Lanet bir kadın!)

5 Eylül 2009

Ey, ey, ey!

Geziyorum! Hıhı, evet. Neler yaptım? Şimdi, ilk önce, dün, Pınar'la Viaport'a gittik. Orada pek bir olay yoktu ama eğlence, şamata geçti gitti işte. Sonra Pınar beni otobüse bindirdi. Kadıköy'e doğru yol aldım. Kadıköy'de İbo beni karşıalaycaktı. Yalnız, berbat bir otobüs yolculuğu geçirdim. Kendimi yabancılaşmış hissettim. İstanbul'dan nefret ettim. Yine de, yol üzerinde, anlık bir Boğaz görüntüsü yakaladığımda büyülenmeyi başardım. Kadıköy'de indim, İbo beni 15 saniye içinde buldu ve kendimi huzurla İbo'nun kollarına attım. Kadıköy'den vapurla karşıya geçtik ve Beyoğlu'na gittik. Beyoğlu'nda Mete'yle buluştuk. EVET! Artık İzmir'de görüşmüyoruz İstanbul'da buluşuyoruz. MANYAĞIZ BİZ! Bir takım problemlerimiz var. Ehem. Mete'yi beklerken kendimi tramvay önüne atıp fotoğraf çekmek istedim bir an. Ama ben Ara Güler değilim ki! İlerleyen saatlerde Yaşar'la buluştuk. Tıkındık. Bir mekanlara geçtik. İçtik. Yaşar'ın sevimli sevgilisi Sema geldi. Başka mekana geçtik. Muhabbet şamata. Gece eve döndük.

(Bu ne lan! Yazmak olsun diye yazıyormuşum gibi hissettim!)

Gelelim bugüne: Bugün, sabahtan Mete'yle buluştuk. Sonra Akmerkez'e gidip Alevtorrik'le buluştuk. Hatun resmen hayatını kurmuş burada. Huzurlu, keyifli yuvarlanıp gidiyor. Akmerkez'den Boğaziçi'ne girdik. Çılgın Ekonomi'liler olarak Boğaziçi'nde pozlar verdik. Boğaziçi'nden taksiye atlayıp Bebek'e geçtik. Starbucks'ta oturduk. Bebek'te üç beş tur attık (Allah belamı versin!). Ardından Emirgan'a geçtik. İbo ve Mete nargile takıldı. Orada tıkındık, muhabbet yine. Benim karın ağrımın tutması üzerine eve dönme fikri oluşmaya başladı kafamızda. Nasıl olsa yarın gezeceğiz, tepineceğiz, bari dinlenelim dedik. Ve ver elini ev. Geldiğimizden beri bir takım işlerle uğraşıyoruz, film izleme girişiminde bulunduk ama başarılı olamadık. Herkes kendi (You're just too goood to be trueeeee.......) köşesine çekildi, müzik, yazmaca, sohbet... (I LOVE YOU BABY!!!) Şimdi sizlerle bazı fotoğraflar paylaşacağım. Hadi bakalım:

Bebek Starbucks'ta ölü bir kız.


Fatih Sultan Mehmet Köprüsü var ya...


Oha! Boğaziçi resmen!



Biz maymun değiliz!


Good Morning İstanbuuul!


CSI: Istanbul


Fotoğraflardaki bozulmalardan ötürü sizlerden özür diler, gözlerinizden öperim! (Üstüne dıklarsanız daha güzel görüntüler elde etmeniz mümkündür diye düşünüyorum, hayırlısıylan!)

4 Eylül 2009



Hayat neden güzel biliyor musunuz?

Hayat güzel çünkü bir saat öncesinde Adnan Menderes'te migren ağrınızla yerlerde sürünürken, bir saat sonra tepeden İstanbul'un güzel ışıklarını görüp ansızın kendinize gelebiliyorsunuz.

Bu ışıklar gözlerinizin dolmasına yol açıyor. İşte bundan hayat yaşanası. İşte bundan, neyi kendime sorun edersem edeyim bir türlü nefret edemiyorum hayattan. (Heygirl! Yaşamayı seviyorum! Hahahaha)

Pınar'la hasret gidererek geçirdim vaktimi şu ana kadar. Bir de Bora'yla msn üzerinden muhabbet ederek. Bora Tarragona'da. Aman tanrım! Ne macera, ne heyecan! Dün bize birkaç fotoğraf bile yolladı oralardan. Bakın:

Ha, bir de Pınar'ın manyak kedisi sürekli pusu kurup bacağıma saldırıyor. Sevimli ama yaratık. Ben kedilerden çok hoşlanmam, bunu sürekli mıncırmak istiyorum, o beni sürekli dişlemek ve tırnaklamak...

Evet, İstanbul maceralarıyla devam etmeyi umuyorum sevgili blogcolar.

3 Eylül 2009

Vay be, mülakatlar da bitti! Mülakatlarla ilgili yorum yapmak istemiyorum şu anda, tuhaf bir batıl inancım var. Kesinleşene kadar sesimi çıkaramıyorum. Çıkaracak olursam da felaket haberleri veriyorum. O yüzden susayım en iyisi dedim.



Evet, artık bir ara lazım ve "I am sooooooo going to İstanbul!" diyorum. Oradan ne sıklıkla yazarım bilmem. Bir de biliyorsunuz ki ne zaman gezmeye gitsem dönüşünde uzun bir süre yazmama gibi bir huyum var. Ondan yazmaya uğraşayım diyorum ama yine de söz vermiyorum.



Ha, bir de! Bugün telefonumu kaybettim. Önceden hiç başıma gelmemişti. Tabii evde hep kaybediyorum sonra bulana kadar canım çıkıyor. Liseye geçiş yazında Nilda'yla birlikte Urla'ya gitmiştim. O zaman da bir kez kaybetmiştim, bulmuştum. Gerçi o seferki tamamen benim hıyarlığımdan kaynaklanıyordu. Sonuçta telefonlarımızı kuma gömmemeliyiz, değil mi? Bu defa, düşürmüşüm. Ve düşürdüğümün hiç farkında değilim. Düşürmekle kalmamışım, arabayla üzerinden geçmişiz. Ekran gidik. Üzüldüm tabii, çünkü annemin telefonuydu. Bir de ananemle bir fotoğrafım vardı. En çok ona üzülürüm zaten düzeltilmezse.



Ümit'in başına da böyle bir macera geldiğini hatırlıyorum. Ve merak ediyorum. Acaba Ümit yaşıyor mu? En son memlekete dönüyordu. Memleketinde internet var mı bilmiyorum ama yine de yazıyorum: ÜMİT! YAŞIYORSAN SES VER! 10 gün içinde ses vermessen eğer polise haber vereceğim. 911! Yeah Haw!

Ve migren! Bu hafta beni yalnız bırakmadın. Diyorum, senden hiç hoşlanmıyorum. Neden beni anlamıyorsun? Neden beni kendi halime bırakmıyorsun! Lanet şey! Bıktım senden! Beynim delindi! ÖLÜYORUM!



Daha fazlası için: http://www.gregfiering.com/migraineboy/

Not: Alevtor, bana bir mesaj çak, kullanacağım telefonda senin numaran olmayabilir. Sim'e kayıtlı da olmayabilir numaran, o yüzden bunu okuduğunda bana bir mesaj çak ki, iletişim kurabilelim beybi!

1 Eylül 2009

Vayt vayt vayt! Alevtorrik Hanımlar da yorumlar yaparmış! Bak seeeeeen! Ben gizli okuyucularımdan biri sanıyordum bayanı, artık varlığını ortaya çıkarmaya karar vermiş. Topişko! Yalnız, şaka maka, özledim zilliyi. Hop dedi, gidiverdi, hayatını kuruverdi. Eşşekkafalıbok! Neyse, biricik Cenıfır'cığıma bu kadar hakaret ettikten sonra günün anlam ve önemine geçelim:

Bugün, dünyanın en "kıltor" insanının doğum günü. Çok yıl önce bugün (86'lı olduğundan birazcık yaşlı ablacığımız) Pıntar Mantar dediğimiz, sevimsiz mi sevimsiz, lanet mi lanet kız dünyaya gelmiş. Çok yıl sonra, bu kız, Ilgın ve Bora dediğimiz, dünyanın en bombastik ikilisinin başına musallat olmuş. Zavallı Ilgın ve Bora, bu kızdan bıksalar da, korkularından hiç seslerini çıkaramayıp (korkuuuun, Pınar'ın zulmünden korkuuuun!) ona katlanmaya devam etmişler. Şu anda ise, Ilgın'cağız korkusundan bu uğursuz kızın doğum gününü kutluyor.

Oh! Bugün hakaret günümde miyim, neyim? Anlayamadım! Böyle işte, bizim Pınişko'nun doğum günü bugün.

Hım, neden cıvıdığımı anladım. Sanırım ciddi şeyler yazacak olsaydım ağlamaya başlayacaktım. Aklımdan geçenleri cümleleştirmeye çalıştım az önce, gözlerim doldu, bildiğiniz Ilgın. Ardından bir yığın görüntü. Vay be! Neler neler olmuş, bitmiş, yaşanmış. Vay be, lan!

Aklıma ne geldi: Pınarla oturuyoruz gözlemecide. Yemeklerimizi söylemişiz. Ben yine şaşırtıcı bir biçimde koca gözleme tabağını bitirip Pınar'ın kumpirine sarkıyorum. Pınar aniden konuşmaya başlıyor:

"Seninle çok mutluyum, Ilgın," diyor, "bir bakıma tamamlıyoruz sanırım birbirimizi. Ben delirdiğimde sen beni yumuşatıyorsun, sen hüzünlendiğinden ben seni toparlıyorum."

Diyeceğim o ki; "Dostlar için an' lar yada ömürler sonra yine buluşmak kaçınılmazdır. (Richard Bach/Mavi Tüy)"