27 Ekim 2009

Şu kadını da yemek istiyorum:



En son turda, otobüste uyuklarken canlı sayılabilecek bir rüya görmüştüm. Ne hikmetse bir de iki gecedir görüyorum. İlki dünyanın sonuyla ilgiliydi; işte eyvah küresel ısınma, eyvah 2012 diye diye getiriyoruz dünyanın sonunu. Neymiş, üç gün içinde bir ara atmosfer boku yiyecekmiş. Dolayısıyla biz de yiyecekmişiz. Sevdiklerimizle vedalaşalımmış. Ben inanmıyorum tabii. Gelmez dünyanın sonu monu, ben daha 80 sene daha yaşayacağım diyorum kendi kendime. Böyle düşünceler içinde yürüyorum. Bir yerden geliyorum daha doğrusu. Bir de görüyorum ki bizim evin önündeki park göl olmuş (ne alakaysa). "Aha" diyorum, "Sıçtık!". Babamı arıyorum, eve gelin diyorum. Uyandırdım kendimi zorla. Sevmiyorum böyle canlı ve huzursuzluk verici rüyaları.

Bu geceki rüyam ise olabildiğince abuk sabuktu. Bizim sarışınlayım (Yasemin), bir yığın insan var da tanımıyorum kimseyi, bir Yasemin'i biliyorum. Böyle kalabalık bir caddenin kaldırımındayız. Dev bir apartmanın önünde. Bir herif birşeyler anlatıyor. Dinliyoruz. Sonra tango yapıyorum, Yasemin'le... Hayrola!

Dün bir ara açtım blog sayfamı, bir de baktım Alevtor yorum yapmış: "ya yaz hep arada bırakma sizi sensiz." demiş :) Ben de onun bu isteğini göz önünde bulundurarak "bizi bensiz" bırakmıyorum. Şaka bir yana, özledim bu hıyarı da. Yalnız, sabah Ekin'in "Ben kapının önündeyim, geldim, hadi çık." çağrısını aldığımda henüz giyinmemiş olduğumdan yolculuk günlüklerini yazdığım defteri alacak vakit bulamadım. Alsaydım yazacaktım ilk iki günü. Yavaş yavaş yazarım. Aralara da foto şerpiştiririm. Oh, yeme de yanında yat.

Ayrıca, buradan Saygoş'un doğum gününü kutlar, gözlerinden öperim.

Görüyorsunuz, bugün ne kadar neşeliyim (miyim?) Sanırım Yasemin'le "tutkulu bir tango" dansı yaptığımız için bu neşe. Tövbe!

Son olarak; "A foolish consistency is the hobgoblin of little minds, adored by little statesmen and philosophers and divines." diyerek Ralph Waldo Emerson'ı anıyor ve kendinizle çelişmeniz dileğiyle diyerek sözlerime son veriyorum.

23 Ekim 2009

Merhaba sevgili siber günlük...

Evet, evet... Biliyorum. İstediğin gibi küfür edebilirsin bana. Seni ihmal ettim. Ama bu konuda zaten önceden seni ve herkesi uyarmıştım. Ben keyfimce, o ara ne istersem o şekilde davranırım genellikle. O ara yazamadım, içimden gelmedi. Bu ara içimden geliyor, yazacağım. Yine içimden gelmezse yine yazmam. Belli olmaz.

Okuyanların zaten beni tanıdğını göz önünde bulundurarak, son bir aydır neler olduğundan pek bahsetmeyeceğim. Kısaca söylemek gerekirse, yüksek lisans hayatım bir süratle başladı ve son hızla devam ediyor. Aynı zaman, sevgili bayan Ekonomi'de de çalışmaktayım. Falan filan...

Güne Amerikan tarihi sunumumla başladım. Çok parlak olmadığını itiraf etmek durumundayım. Ama bu tamamen benim yengeçliğimden kaynaklanıyor olabilir. Zira sunumumum kötü olduğuna dair bir yorum almadım. Bakalım ya, hepcene göreceğiz.

Sunumdan sonra Hacer'le kendimizi güneşe attık. Hacer okuması gereken oyunla cebelleşirken ben de pek sevgili bok çukurumla iletişim kurdum. Ondan hoş olmayan haberler aldım. Gerçi kendisi bunları büyük bir olgunlukla karşılamakla beraber pek bir pozitifti. Benim canım sıkıldı. Ama hep dediğimiz gibi "Kaderde varsa düzülmek, neye yarar yüzülmek." Değil mi? Fakat, bu olay, bilmediğim sebeplerden ötürü beni blog'uma yönlendirdi. Yönlendirdi, evet, yazmak için bir istek doğdu içimde. Hem de nasıl bir istek... Olumlu bir istek... Bugün, blog'a hep güzel şeyler yamaya karar verdim. Bunu yine elimden geldiğince yapacağım. Yani yine sonuna kadar gibi bir söz yok. Gittiği yere kadar ve bok çukuru için :)

Ehem, günün ilerleyen saatlerinde, hayvani bir öğlen yemeğinden sonra, Drama dersimize girdik. M Butterfly isimli bir oyun okuduk, tavsiye edilir. Çok keyifli bir ders oldu yine, hocamız choclate cookies getirmiş, nasıl güzel geldi, nasıl güzel geldi... Gerçi Can'ın kısırı daha hora geçmişti. Şişt! Çaktırmayın. Ders çıkışında Hacer bir anda "Gitmem lazım!" diyip kaybolunca kaldık Can'la. Bunun üzerine Can "Ya biz ders çıkışlarında hep dağılıyoruz, dedikodu yapamıyoruz." diyince dedik hadin biraz takılalım, kahve mahve içelim. Gittik, oturduk, çok derin, ufuk açıcı konuşmalar yaptık. Gülmekten de geberdik. Sonra dağıldık.

Bahsettiğim yazma isteğiyle eve geldim. Kendimi laptopımla yatağıma attım ve işte karalamaca... Bu akşam Başak'cığımı görmek uğruna kendimi sokaklara atıyorum. Hazırlanmam gerek, o yüzden sizleri bu günlük kıvamında lavuk yazıyla başbaşa bırakıp uçuyorum.

Ve söz, yolculuk günlüklerini de yazacağım! Fotoğraf da koyacağım! Yemin ederim! Bir de normalde takip ettiğim ama son bir aydır okumadığım blogları okuayacağım. Falan filan. Vallaha bak!

21 Ekim 2009

"You know what I think? I think that we're all in our private traps, clamped in them, and none of us can ever get out. We scratch and we claw, but only at the air, only at each other, and for all of it, we never budge an inch. "


Kendime Not: Blog'unu unuttun! Gerzek!