27 Ocak 2010

Bugüne ananemi özleyerek başladım (yine.) Feyza bir keresinde bir yerden sonra bu tür kayıpların uzak bir ülkede yaşayan akraba özlemine döndüğünü söylemişti. Bu sabah gerçekten öyle hissettim. Sanki bir tatilim olsa da bir yere gitsem ananemi görebilecekmişim gibi... Ne bileyim, mesela Leipzig'de ananemi bulabilecekmişim hissi var içimde.

Dün Nihan ve Cansen'i gördüm. Nihan'ın yine kafası karışıktı, Cansen de kariyer derdine düşmüştü :) Cansen'le karşılıklı çocuk doğurmayı istiyor olmayı diledik. İstemiyoruz. Tabii çocuk sahibi olmak bu durumda sadece bir örnek, ya da herşeyin çözümü, erken dağıldık, ben dağıldım en azından. Onlar sonra ne yaptılar bilmiyorum ama anneme bir düğün-dernek olayı için elbise almamız gerektiğinden ben erken kaçtım. Bir haftasonu Ankara kaçamağı yapma hayali kurduk. Ohannesburger'de tıkındık. Ben başarılı buldum, Nihan pek beğenmedi falan filan. Lucy in the Sky with Diamonds çalan mekana ben mekan derim :)



Şimdi ne yapacağım? Paper'a devam edeceğim elbet. Tam olarak kafamda oturtamadığım bir takım şeyler olsa da hızlı ilerliyorum.

Son olarak, bu aşağıdakinin posterini nasıl istiyorum belirtmek istedim. (Clem'e taş, baş yarar.)




Ha bir de Marika diye bir arkadaş edindim. Başka bir blogger. Bundan sonra onun için en alt kısma İngilizce bir iki cümle yazacağım, ne yapıyor bu sapık diye düşünmeyin.

-----
For Marika: Okay, I started talking about my grandma. Unfortunately, we lost her last summer. A friend of mine once told me that when you lose someone, in time the grief turns into yearning. It feels as if that person only lives far away and one day you'll get to see him/her again. This morning that was what I exactly felt.
And I spoke about yesterday. I met two dear friends called Nihan and Cansen. One will graduate from univesity this year so she is a bit nervous about the future. Like me, she is unsure about what she expects from life. We agreed on the idea that if our only aim was to have babies, then life would be easy :)
I am working on a paper at the moment. I am a masters student in an American Culture and Literature Department and I will be attending to a conference in Leipzig this March. I took up the habit to write about how I am doing on it each day. I'm going fine.
I told my few readers about you and how I wanted a poster of the picture above from Breakfast at Tiffany's. Yeah, so that's it. Not very summing-up, are they?

26 Ocak 2010


Bazı bazı bir gün önce yazdığım kayıtları okuyorum ve yazdıklarımdan hiç memnun kalmıyorum. Ne rezalet, ne özensiz cümleler onlar öyle. Bir insan sekiz satırlık bir kaydın içinde toplam 19087 kez "sormak" fiilini kullanabilir mi? Kullanır. Bakınız; dünkü blog kaydım.

Neyse, bu ara çok dalgalıyım. 3 saniyede bir mod değiştirebiliyorum. Mutluluk bu olsa gerek!

Dün paper'ımın giriş kısmını yazdım, sanırım düşündüğümden daha hızlı ilerleyeceğim. İyidir, güzeldir, hoştur.

Bir de bu ara flickr seviyorum. O da beni seviyor.

Saygın says; "Son 31 yılın en soğuk gecesiymiş." İstanbullu arkadaşlara başarılar diler gözlerinden öperim. (Dünmüş lan o, soğuklar gidiyomuş.)

Ayrıcana Pınar Hanım'a da sevgiler.


25 Ocak 2010

Gece rüyamda Jose Saramago'nun öldüğünü gördüm, sabah ilk işim durumu google'latmak oldu. Yaşıyor. Tabii ben bunu öğreninceye kadar kalbim sıkıştı durdu.

Sanırım ilk "Körlük"ü okumuştum. Kitap bitince kendime "Nasıl Jose Saramago olunur?" diye sormuştum. Bu sorunun farklı yazar versiyonlarını kendime sormuştum önceden. Aslında ben sürekli kendime böyle erdeme ulaşma amacı güden sorular sormuşumdur. Cevap bulamadım tahmin edebileceğiniz üzere, ve sonunda soru sormayı bıraktım. Whatever works yani :)

Bir de "Görmek"i okurken bir adam yanıma yaklaşıp "Körlük'ü okudun mu?" diye sormuştu. Ne güzel değil mi? Bence güzel.

İki gündür parmaklarımı parçalarcasına yiyorum. Hadi bakalım.

24 Ocak 2010


Böhü... Up'ı tekrardan izleyip bir kez daha ağlamak...

Dün eğlenceliydi. Bugün eğlenceliydi. Beni bekleyen bir Liepzig sunumu var önümde, güzel moral depoladım, evet.

Yalnız, yüzbinyıl sonra bir ana haber bülteni izleyim dedim, sinirlerim bozuldu :) Bir yığın gerizekalıymışız gibi davranılıyor. Evet.

Bir de soğuk. Sanırım söyleyecek pek fazla şeyim yokmuş. Maksat yazmak. Çalkantılı bir ruh, ehöy! Bazen ard arda dizdiğim kelimeler manyakmışım izlenimi veriyormuş gibi geliyor. Üst çapraz komşumuzun küçük oğlu apartmanı yıkmaya niyetli. Evet.

Eheh. Evet.

23 Ocak 2010

Günaydın!

Hoşçakal finaller, hoşçakal gözetmenlikler! Merhaba üç haftalık tatil!.. Son kısım biraz kendini kandırma oldu. Üç hafta boyunca işe gideceğiz tabii. Yine de bir mutluluk, bir rahatlık söz konusu. Her zaman olduğu gibi kafamdan "şunu yapayım, bunu yapayım, şunu da yapayım, buna da koşayım" gibisinden planlar geçmekte. Ancak biliyoruz ki, bu sınavsız üç hafta benim için sadece bir gezme, eğlenme ve Leipzig sunumunu hazırlama dönemi olacak. İbo da 5 hafta boyunca buradaymış zaten. Deliler gibisinden eğleniriz ki biz. Evet, mutluyum. Şu anda yatağımın içinde bunları yazıyor olmaktan bile mutluluk duyuyorum. Gerçi odam mantık çerçevesinin ötesinde dağınık durmaya devam ediyor. Halbuki kendi kendine toplanıverse hepimiz mutlu olacağız.

Gelelim dün Ekin ve Başak'la eve dönerken arabada karaladığım daraltıcı satırlara. Evet, onları yazmaktan vazgeçtim. Kendini son derece iyi hissederken neden olumsuz şeyler yazasın? Değil mi? Sadece dün canımı sıkan bir takım şeyler oldu demek yeterli olacaktır sanıyorum. Merak eden özele gelsin :)

Bu aralar bu köpek bana çok düşkün, sürekli kendini sevdirmek istiyor. Neden acaba? Açıklaması olan? Yaşlandı, ölecek gibi yorumlar yapan olursa burunlarını kırarım o kişilerin. Zaten ödüm patlıyor o konuyla ilgili olarak!

Son olaraki Bu bokeh denemeleri benden Mete'ye gelsin:


19 Ocak 2010

Sınav Günlükleri

21:18 - Konuların üzerinden tamamıyle geçildi. Son anlarda biraz hız kaybedilse de konuları iyice oturtmak için bolca vakit bulunmakta.

- 2 adet çikolatalı kapuçino, 1 adet içinde sekiz kaşık neskafe bulunan sade kahve, 2 bardak demleme çay tüketildi.

- Öğlen yemeği hazırlanırken tereyağı kaşıklandı (evet, evet iğrencim, biliyorum.) Ne demiş Julie "Çok fazla tereyağı diye birşey yoktur."

- Akşam yemeği niyetine bilmemkaç tane ekler pasta yenecek!

- Ara ara köpekle güreş tutuldu.

- Ara ara balkona çıkıldı.

- Ara ara tavan izlendi.

- Dosyalanan final teslimleri gururla incelendi.

- Bunları yazarken saat 21:24'ü buldu.

- Evet.

18 Ocak 2010

Bugün, bir anlık o bildik panik. He he he. Anlık-bildik-panik sendromu. He he he he.

Evet, uykum var. Yorgunum. Gün içinde bir ara daraldım. Paniğe kapıldım. Dediğim gibi bildik panikti bu. "Eyvah sınav var!"dan ziyade bilinmezlik, nasıl desem, o bildik bilinmezlik mi desem, yoksa sadece bildik panik mi desem, anlatamadım ki yine. Sonuç olarak geçti. Aslında bahsetmesem bile olurmuş. Hatta olumsuz şeylerden bahsetmeyi sevmediğimi yüzlerce kez söyledim, ama yine bahsediyorum işte. Ve silmeyeceğim. Neden sileyim ki? Koca bir paragraf oldu. Siz bu devirde koca bir paragraf yazmak ne kadar zor biliyor musunuz? HA?

Ondan önce, okuldayken Ekin ve Cumhur'la karşılaştım. Meğer Başak gelmiş okula, onu aldım, odama götürdüm. Odamda takılıp özlem giderdik biraz. Sonra çıkma vaktim geldi, Başak'ı Ekin ve Cumhur'a teslim edip çıktım.

Evde çok çılgın şeyler olmadı. Yine dünyayı yedim. Günde iki ekler pastayı alışkanlık haline getirmiş olmam da işin cabası. Bu bünye böyle kalmaya devam ettiği sürece sorun yok. Ya etmezse diye düşünüyorum bazı bazı; düşünüyorum düşünmesine de "Amaaaaaan!" diye tepki veriyorum ardından ve tıkınmaya devam.

Neyse, bir ara ders başına oturdum. Dedim ya yarım saatlik düzeltme var diye. Onun başına işte. Gayriresmî olarak "Tim Burton'ın Johnny Depp'i, David Fincher'ın Brad Pitt'i varsa Bizim de (Ben, Clem' ve Christopher Nolan) Christian Bale'imiz var" ismini almış star analizimiz hızlı hızlı bitti gerçekten de. Sonra oyun drama analizine geldik, bir de ne görelim, EKSİKLER VAR. Panik yaptık tabii. Sinirlerimizi bozduk (Bu arada Ben, Clem' ve Christopher Nolan'dan bahsetmiyorum.) Neyse sonra hallettik, ama iyicene yorulmuştuk ve saat yarımı bulmuştu. Uyumaya karar verdik. Ancak önce vefalı bir blog yazarı olduğumuz için blogumuzu bir güzel döşeyelim dedik. Döşemeden önce bir kısım ıvırzıvırıvırzıvırıvırzıvır işlerle uğraştık. Böylelikle saati bir etmeyi başardık. Şimdi ufak ufak uykuya dalalım diyoruz, rüyamızda "Cover Babe" konseptli ayna görmeyi diliyoruz (Pın Hanım Kızımıza selamlar.)

Son olarak; merak ediyorum ben de kronik yorgunluk sendromu olabilir mi? He he. Abartalım güzelleşelim.

17 Ocak 2010


Sanıyorum-bu-defa-çatlıyorum.

Çok yedim çok! Akşam yemeğinin hemen ardından iki büyük boy ekler pasta yemek kesinlikle sağlığa zararlıdır. İki büklüm olmuş kıvranırken blog yazmak da epey zordur. Bu iştah ne olacak peki? O ilk zamanlarki kadar abartılı değil iştahım. Yine de idare ediyoruz işte. Öööh, acilen yemek konusunu değiştirmeliyim çünkü yediklerimi düşündükçe midesel olarak pek iyi hissetmiyorum.

En son cuma yazmıştım değil mi? İyi hissetmediğimi söyleyip geçmiştim sanırım. Evet, o gün bir yığın şapşallığın ardından bir saat kadar Cem ve Çağatayla dışarı çıktım. Sonra eve geldim, 3'e kadar oturup Christian'ı bitirdim. Oleyyyy oleyyyyy oleyyyyyyyy! Resmi olarak bütün teslim edilesi ödevlerimi bitirmiş bulunmaktayım. Tabii aklımda eklenecek bir takım noktalar bulunmakta ama onlar dikkatimi toplarsam (dikkatimi toplamam önemli bir husus) eğer yarım saat içinde bitecek şeyler.

Sonra ne yaptım. Cumartesi akşamı dediğim gibi doğum günü muhabbetleri... Dans etmeyi özlemişim ve unutmuşum. Eğlendik ama ortak bir "aaaa bunu saymayız" kararı aldık (Özge'ye sevgilerle). Bugün iki gözetmenliğime girdim (pazar, evet, olsun), evime döndüm, ense film ense film... Murat Hoca'nın sınavının konularının bulunduğu kaynakları bulup kenara koymak ve Mete'yle iki çift laf etmek amacıyla bilgisayarın başına geçtim. Biraz dağıldım, şimdi toparlanıp defolup gideceğim çünkü senden hiç hoşlanmıyorum sevgili laptop!

Çok yorgunum. And thaaaaaaaaaat's fiiiiiiineeeee....

15 Ocak 2010

"Dearly Beloved, are you listening? I can't remember a word that you were saying."

Uyandığımda kafamda Green Day'in Homecoming'inin Dearly Beloved kısmı dönüyordu.

Bugün yine güzel bir gün değil. Christian Bale bekliyor yazayım diye ama bir türlü o akademik enerjiyi bulamıyorum içimde. Bugün bitmeli artık star analizim. Zaten içime sinmiyor bir türlü yaptığım şeyler.

Yaherneyse, sevmiyorum böyle daraltıcı şeyler yazmayı. Susmayı tercih ediyorum.

Yarın akşam yüz yıl sonra Doğa ve Memo'yu göreceğim. Nım nınım nınım nım.

13 Ocak 2010

Öyk, az önce 1 litre süt içtim. Sanırım kusmak üzereyim. Oluyor böyle ara ara... Kemik erimesi die panik yapıp abanıyorum süte sonra 2 ay boyunca kahvenin içinde bile içmiyorum. Neyse.

Odam mantık sınırlarının ötesinde dağınık. Durumdan rahatsız mıyım? Hayır.

Yine o tanıdık huzursuzluk...

Drama analizim bitti. Star analizi duruyor. Bugün bitireceğime gönülden inanmıştım. saat 17:18, yani bitmesi imkansız. Başlarsam şaşırtıcı olurdu.

Yarın sabahın bir köründe gözetmenlik var.

Daraldım mı ne?

Çiçeklerimi balkonda unutmuşum, getireyim bari, belki nergis kokusu beni kendime getirir. Nergis bana Karaburun'u anımsatıyor. Karaburun'u anımsamak istemiyorum.

11 Ocak 2010

Bugün tarihli otobüs yolculuğunda akıldan geçenler:

-Dinlemem gerekenden fazla Romantik Radyo dinliyorum. Ovırdoz.
-Şaşkınlıktan küçük dilimi yuttum bugün. İlk sınavımdan çıkmış emin adımlarla kantine doğru ilerliyordum. Tam o sırada gözüme bir Jnbn ilişti. "Yok canım." diyerekten Jnbn'nin olduğu tarafa doğru döndüm ve... O da nesi? Jnbn gerçekten oradaydı. İçim neşeyle doldu.
-Otobüste yanıma oturan sigara/rakı kokulu kişilerin soyunu kırmak istiyorum. Hayvan gibi ırkçıyım. Ohhhh, bir de yazdıklarımı okumaya çalışıyor dayı. Var mı öyle rakı cesaretiyle onun bunun işine burnunu sokmak amca? Yok.
-Bilirsiniz benden gizlice benimle ilgili planlar yapılmasından hoşlanmam. Bu bir uyarı olabilir.
- Tabii bu gizli plan bir sürpriz doğum günü partisiyse eğer iş değişir.

Bugün tarihli metro olculuğunda akıldan geçenler:

-Hayat çok tuhaf! Seni bilinçli olarak metro kaçırmaya itiyor namussuz. Fark etmez gerçi, zaten koşmayacaktım.
-Çantamda yok yok. Zavallı küp olarak düşünülmüş ve tasarlanmış (Ekin&Cumhur'a selamlar) şey... Günün birinde çatlayacak.
- "Aç" diye bir meslek var mı? Varsa kariyerimi bu alanda yapmayı düşünüyorum. Zira yarım saatte bir acıkıyorum. Ufak ufak atıştırmalarla açlığımı bastırıyorum. Ancak yanında birşey yokken yakalanmışsan ve seni sarsan, kalabalık bir toplu taşıma aracı içindeysen şayet mide bulantısı kaçınılmaz oluyor.
-En çok da "pretendyou'redead" sahnesinden etkilenmişim.
-Geçen sene Mete'ciğimin hediye ettiği deftere her yerde gönül rahatlığıyla birşeyler yazabiliyordum. Bir senede ne değişti de insanlar bana beyin ameliyatı yapıyormuşum gibi bakıyor şu düşünceleri yazdığım esnada?
-Bence "How I Met Your Mother" isimli dizinin "mother" kısmını "maadır" diye telaffuz etmeyen Türklere azınlık hakkı verilsin.
-Çok cıvıdım çünkü çok sıkıldım. Çok sıkıldım çünkü çok cıvıdım. Çok cıvıdım çünkü çok sıkıldım. Çok sıkıldım çünkü çok cıvıdım. Çok cıvıdım çünkü çok sıkıldım. Çok sıkıldım çünkü çok cıvıdım. Çok cıvıdım çünkü çok sıkıldım. Çok sıkıldım çünkü çok cıvıdım. Çok cıvıdım çünkü çok sıkıldım. Çok sıkıldım çünkü çok cıvıdım. Çok cıvıdım çünkü çok sıkıldım. Çok sıkıldım çünkü çok cıvıdım. Çok cıvıdım çünkü çok sıkıldım. Çok sıkıldım çünkü çok cıvıdım. dım dım dım. dıma dıma dım. Alexander Dumas. d'Artagnan, Athos, Porthos, Aramis, Aragorn.





(Dad knows how to make my day. He buys me flowers.)

Meme kanseri farkındalığı adına feysbukta sütyen rengi teşhir etmece eylemine tepkiliyim arkadaşım. Bu ne be? Oturduğumuz yerden bilmemne için bilmemkaç kişi toplayıp grup kuralım., yok farkındalığı arttırmak için iletilerimizi bilmemne yapalım... Eeee, davası uğruna eyleme geçen kimseler nerdeler? Hani? Yemişim bu ve bunun gibi eylemleri...
Sevim'den not: "Sıkıysa sütyenli fotoğraflarınızı çekip profil fotoğrafı yapın ulen!"

10 Ocak 2010

Bir de dün kendimi forumdaki çocuk treninin altına attım. Çocuk düştü vagondan, en öndeki vagonda oturuyordu, hemen ana zımbırtının arkasındaki... İki vagon arasına düştü, ben de kendimi attım kurtarmak için kızı. Pançosu sıkıştı tekerleğin altına, kalkamadı kalkamadıkça panik oldu. Treni kullanan görevli de birazcık geri gitmeyi beceremedi. Bir kısım boğuşmadan sonra kurtardım pançoyu. Ağlamıyordu velet, ne zaman tavuk annesi gelip çığırdı o zaman ağlamaya başladı. Çocuk bakmak çok zor iş. Cidden bak.


Panik atağını "Hass... Marlon Brando bile öldü!" diyerek geçiriyorsan, yağmurun altına kendini atma ihtiyacı hissediyor ve bu ihtiyacını karşılıyorsan (yeterince ıslanamamak da var tabii), yazman gereken makalenin bilmemkaç saatte sadece 3/4 sayfasını yazabilecek kapasiteye sahipsen eğer Ilgın'sın demektir. Ya ve de da dünya üzerinde yaşayan bir insansın...

Sanıyorum ki bu paragraf tüm haftasonumu özetledi. (+Nur&Ilgınshoppingmania, Empire of the Sun, Shaft -Ah Christian beni ne hallere düşürdün!-)

Ha, proposal'ım kabul oldu lan. Leipzig yolları taştan, çıkardın THY beni baştan.

Şimdi kaydet, sonra yayınla. Fotoğraf ekleyeceğim de canım benim.


- Ve neredeyse iki sayfa olan bir ödev...

6 Ocak 2010





I'm sorry I'm late.

Sunum, heyecan, şamata derken yine bir iki gün salladım seni be blog. Severim seni ama bilirsin, dönerim kuzu kuzu.

Sunumum sanıyorum gayet başarılı geçti. En başlatda heyecandan kalp krizi geçiriyormuş gibi bir hisse kapılsam da sonradan açıldıkça açıldım, hatta komiklikler bile yaptım.

Hımmm, let me tell you about my final paper, blog. Şimdi Seçil Hoca'nın dersi vardı ya, böyle çeşitli filmler izleyip çeşitli analizler yapıyorduk. Hani şu gerçek olamayacak kadar güzel olan ama gerçek olan ders... İşte o dersin finali için ne yapacağıma karar verdim. Star analizi yapıyorum. Christian Bale'i analiz edeceğim ehe (Mete'ye teşekkürler.) O yüzden bu ara deli bir biçimde izlemediğim Bale filmlerine dalmış bulumaktayım. Lan! Terminator Salvation izledim Bale uğruna! Damla'ylan (Clem') gidecektik ilk çıktığında, sonra yalan oldu o iş. Yalan olduktan sonra ben de bir adam uğruna gidip Terminator izliecek adam mısın sen be diye sorgulamıştım kendimi. Bu çeşit burnu havadalıklar, afralar, tafralar, "ıııh izlemem"ler derken hakkatten izlememiştim filmi.

Film hakkında ne mi düşünüyorum? Düşünmüyorum. Terminator işte. Zaten Alien sevmiyorum diye bir takım Alien sever kitlesi tarafından eleştirilmekteyim. Bu satırlarla da Terminator'cılar üstüme saldıracak diye korkmuyor değilim. Ancak teee blog'a başlarken ne dedik? Ne dedik ha? Bunları öğrenin sorucam sonra demedim mi ben size!?!?! Hani cevap? HANİ!?!?!

Şey demiştik ya, dürüstüklük. De bu durumun o konuyla alakası yok. Amaç hayatımın iki saatini McG'nin çektiği bir Terminator izlemekle harcamış olmam üzerine duyduğum öfkemsi duyguları bir nebze olsun hafifletmek. De şimdi de abartıyorum öyle bu ne lan denecek bir film de değildi. Yani neler izledim lan ben! Zevk olsun diye uyduruk film izleyen bir insanım ben. Terminator'ü de keyifli keyifli izledim. Sadece tatmin olmadım. Olay o. Of be ya, ne konuştum.

Neyse, yukarıda gördükleriniz, yeni yıl dileklerimin bir tanesinin gerçekleştiğinin fotoğraflarıdır. Evet tavansal fotoğraflar bitti. Hepsini bir arada yayınlayarak bu işten kurtulayım dedim. Yukarıdan aşağıya: Ebeveyn odası (ehö), salon, mutfak.

Yatağım...

3 Ocak 2010

Eve manyak bir kedi dadandı iki gündür. Tip sinsice ön balkon panjurlarına tırnaklarını geçire geçire tırmanıyor sonra kendini balkona atıyor ve kıyın kıyın Topik'in yemeğine burnunu sokuyor. Tabii bizimki bunu fark edip basıyor yaygarayı. Topik'in "Topik sus canım, sus güzelim, sus lanet hayvan!"larımızı ciddiye almamasından anlıyoruz kedinin balkona girdiğini. Arsız kedi bizimkini sallamıyor. Ne zaman biz çıkıyoruz balkona onu kovmak üzere sallana sallana gidiyor. Sanki onu kendi evinden çıkarıyormuşuz gibi hissettiriyor bize. Evet, manyak insanları çeken biriyim. Bir yığın deli maceram olmuştur şimdiye kadar (ve ben bu deli maceralarımı bıkmadan usanmadan anlatmışımdır herkese.) Anlaşılan o ki manyak hayvanları da çekiyorum. Ya da Topik çekiyor.

Sunum mu?
Bitiyor, yarın vidyo midyo bakacağım. Yalnız içime sinmeyen birşeyler var. Of.

Ha, dün film izlemedim.

2 Ocak 2010

MAKALE KISMI BİTTİ!

Bunu Pink'le kutlayalım dedim size güzelcene playlist hazırladım, konsepte uyumlu olsun diye pembe seçtim playlistin arkaplanını. Fakat görüyorsunuz ki çok dürt oldu sevgili listemiz. Ama değiştirmeyi düşünmüyorum. Ehühö.


En son Can'la yaptığımız feminizm sunumunda Can Pink-Stupid Girls'ü sunuma ekledi. Bende de bir Pink takıntısı başladı. Son bilmemkaç gündür Pink dinliyorum. Sanırım bu ara Funhouse albümünü çevirip duracağım. Eğer mixpod kastırmazsa The Bedroom Walls'u Pink'le değiştirebilirim.

Pink-Funhouse brought to you by Mete Güre.

Ve, evet, makale kısmı bitmek üzere. Bu akşam film izlemeyen kötübişi olsun.

1 Ocak 2010


Yeni yılın ikinci gününün ikinci saatinin yarısına gelmiş bulunmaktayım. Kıbrıs'la uğraşmaktayım. Bundan 24 saat önce sokaktaydım. Evde geçirme kararı aldığım 31 Aralık-1 Ocak çılgınlığı saat gece 1 sularına doğru Cem ve Çağatay'la yapılan görüşmeler sonucunda son buldu ve kendimi sokağa attım. Üç sularında eve döndüm. Sanırım 3.30'a doğru uyumuştum. Sonra uyandım, ne zaman olduğunu tam olarak hatırlamamakla birlikte derse başladığımı anımsadığımı söyleyebilirim. Kah o kah bu kah şu şeklinde sekteye uğrayan sunum hazırlama sürecim gecenin bu saatinde iyice can sıkıcı bir hal almaya başladı. Son derece uykum bulunmakta ve bunun sonucu olarak saçmalamaktayım. Korkum makalenin bu saatlerde yazdığım kısımlarının anlaşılmaz olmasıdır.

Sabah ola hayrola artık, bakalım. Ambargoyu da kaldırdıktan sonra geceye son vereceğim. Yarın son hız devam. Tabii sırtımın ağrısı ölümüme yol açmazsa...

Nasıl film izlemek istiyorum anlatamam. Öyle ki akşam yemeği sırasında James Bond'a kitlenmiş buldum kendimi. Yalnız James Bond'un James Bond için bazen son derece salak olduğunu fark ettim.

Ya ben ne diyecektim? Hah, iyi seneler.