4 Temmuz 2010

Mete the Hebest Person Ever

1 sene 1 ay kadar önce ananemi kaybettik. Bununla ilgili bu unutulmuş blogun derinliklerinde bir kayıt var safi ananemle ilgili. Tabii o kayıtta anlatmamışım ananemin gittiğini öğrendiğimde yanımda kim vardı, o kişi neler yaptı.

5 Haziran 2009, Mete Güre'yle oturmuş bitirme projemizi yapıyoruz. Hava sıcak, ben ayrıntıcı, Mete rahat, didişip duruyoruz. Ama tatlı tatlı... Sonra ne oldu ne bitti pek hatırlamıyorum ama benden gizlenen anane kaybı haberi geldi. Zaten çoğunuz biliyorsunuz aşağı yukarı ben ne hallerdeydim. Mete ne hallerdeydi biliyor musunuz? Şaşkın. Üzgün. Ne yapacağını bilmeden bir dakika yanımdan ayrılmadı. Ben ağladıkça içi parçalandı. Sanki kırılacakmışım gibi hafif hafif dokundu omzuma. Ne yapacağını bilemedi, ama oradaydı. Ne söyleyeceğini bilemedi, ama oradaydı. Ve sonra hep orada kaldı. Mete hep oradaydı.

Bugün, sabaha karşı Mete'mizi kaybettik. Yıllardır uğraşıp durduğu sağlık sorunları, Günfer Teyze'min, Ece'min, Fikret Amca'mın çabalarına karşın Mete'yi aldı götürdü. Mete artık fiziksel olarak orada değil. Ancak benim için hep orada olacak. Onu hep orada olmasıyla, beraberken nasıl da çok güldüğümüzle hatırlayacağım. Onu hep melek olarak anacağım, onu hep özleyeceğim.

Mete'mizi hep böyle anımsayalım:










Ve hayata sarılalım; hayatın karşımıza çıkardığı küçük şeylere "g*t" (Mete böyle derdi.) diyip geçelim. Ve onu unutmayalım, hem de hiç unutmayalım. Hepimiz bir dost kaybettik, onu bu şekilde yaşatalım.

Bu, blogun son kaydıdır.

Son olarak; "Haden."

4 Nisan 2010

Otobüste bir uyuduk, bir uyuduk! Biz eşittir Cem ve ben, Balçova'dan dönüyoruz, güne gözetmenlikle başlamışız, sonra The Imaginarium of Doctor Parnassus (tavsiye edilir) izlemişiz, eh artık evlere dağılalım dedik, atladık 169'a, boru gibi uyumuşuz.

(Ha! Nasıl da bilmemkaçbin aydır yazmayıp sanki daha dün yazmışım gibi devam ediyorum?)

Evvet, Almanya'ya gidildi, gezildi, sunum yapıldı, geri dönüldü. Daha fazla ayrıntı için özele gelin. Gerçi gelen arkadaşlar olmuş bir kısım, onlara yarın öteceğim. Geçtiğimiz hafta içinde bahsi geçen zatıalilerine hesap veremedim zira döner dönmez bir gözetmenlik, bir sunum ortamında buldum kendimi. Bana da yazık!

Mehmet'imizi de askere yolluyoruz bu arada. Hayır, nasıl buraya bağlandım bilemiyorum doğrusu, sanırım pek yazacak halim yok kısa kısa hepsini söyle geç şeklinde hareket ediyorum. Neyse, Mehmet'imizi askere yolluyoruz. Sonra Doğa'yla ağlama seansları düzenleyeceğiz. Öyle.

Bahar geldi, daha doğrusu yaz. Ben tabii yine pek bir neşe, pek bir heyecan, pek bir bilmemne, öyle böyle değil. "Dünya barışını sağlarım ki ben istemesem!" gibi cümlelerin bini bir para (dime a dozen, Mete ve Danny Phantom'a sevgilerle) bende bu ara. Havalarımdan geçilmiyor. Yok, o kadar da değil. Mesela geçen mimoza ağaçlarından hüzünlendim. Böyle bir manyaklık var mı? Ağaç lan! Ilgın ağacı gibi. Sonra geçti. Üç saniye falan sürdü.

Bir de bazen çok merak ediyorum kişi nasıl üretmiş. Bir film izliyorum mesela (mesela ama film sadece örnek, herşey olabilir) soruyorum sürekli "Neden? Nasıl?" diye. Kişiyi oturtup karşıma saatlerce sormak istiyorum, kişi de benden bıkmasın anlatsın. Çok istiyorum. Harbi bak. Kısacası yaratıcı zekaya duyulan hayranlık, o kadar. Bugün cümle de kuramıyorum ben onu fark ettim. Yorgunluk ablacım, yorgunlık.

O halde:

"You're on the road but you've got no destination
You're in the mud, in the maze of her imagination
You love this town even if that doesn't ring true
You've been all over and it's been all over you

It's a beautiful day
Don't let it get away
It's a beautiful day
Don't let it get away"

Benden size gelsin. Önceden bu şarkı benden kimseye gelmiş miydi ya? Çok sık armağan ediyorum sanırım bunu. Yıllardır, durup durup bunu armağan ediyorum. Ne sıkıcıymışım lan!

---

Oh hey Marika! Back from Germany, which was a great experience. It was so great and fun that I could speak about it for hours and hours. But I will not :) Well, I'm tired because I've been rushing to something since the moment I landed on the airport of my city. So yeah, that's actually all about me lately.

And I feel extremely happy and positive nowadays thanks to my little, academic trip and spring. Yes! I suffer from the same syndrome you do. It's the "hello sun I missed you so much please don't go anymore" syndrome. In fact, we all have it. It's always better when the sun's around. (And It's a beautiful day to listen to Beautiful Day by U2)

16 Şubat 2010

Az önce Saygın'a "Günlerdir yazmıyorum, Alev boğazımı kesecek." dedim ve yazmaya karar verdim.

Bu aralar takıntılı bir biçimde Jacobs Kapuçino (New Extra Foam) içiyorum. Bu sevgili kapuçino kendisini patlayan şeker sanıyor. Pıtır pıtır ediyor üstüne su eklediğinde. Hehehe. İçtiğim kapuçino bile kimlik bunalımı yaşıyorsa benim ruhsal sorunlarım olması çok doğal değil mi? Şaka ediyorum.

İbo ve Kunter'i yolcu ettik. Cem de onlarla gitti. Çağatay ve ben birlikte bunalıma girmek üzere sözleştik. İçimizdeki duygusal boşluğu doldurmak için sürekli tıkınıp 100 kilo olacağız.

Geçen hafta ve bu hafta şu ana kara paper için ne yaptım? Hiç. Hayat.

Bu hafta yeni dönem başlamış bulunmakta. Derslerim, oley, derslerim! Ha, bu arada belli olan yl notlarım epey başarılı. Ancak bir dersimin notu henüz girilmedi. Girilmeliydi. Hem de geçen hafta pazartesi.

Aaaa, sevgililer günü. Fak of! Ben şöyle neşeli, maymun bir günümde yazayım en iyisi!

Alev beni dövme!

-----
For Marika; Seriously, I barely said anything at all in this stupid post. I'm not feeling so fine and nothing's new with me. I spoke about the cappucino I obsessively have these days. It makes sounds as if it is Pop Rocks. I guess it is going through an identity crisis. And my friends who study in another city have just left. Yes, this is new. Oh and I haven't been working on my paper for the last 9 days, maybe more. And, lastly, I happily let you know that my courses started. Thank god!

7 Şubat 2010



(Çekinme, tıkla, büyük büyük izlersin.)

AMAN TANRIM! Tatlı matlı, sürekli birşeyler yapıp yaptıklarını blogunda yayınlayan kişilere dönüşüyorum! Evet, yukarıda gördüğünüz kapkeykleri dün yaptım. Ben yaptım. Çok lezzetli oldu! Üstteki fotoğrafta hayatımda bulunduğum ilk frosting girişimini görebilirsiniz. Ayrı olarak tadıldığında ağır ötesi olan bu karışım kekin üzerinde tadından yinmez bir lezzete döndü (Oha! Hakikaten o bahsettiğim kişilere dönüşüyorum.)

Cumartesi günü de Çağatay'ın doğum günüydü. Bazı bazı hediye özürlü oluyorum. Çağatay'ın doğum günü hediyesi konusunda da özrüm tuttu. Ancak insanüstü zeki olduğum için aklıma hemen pasta yapma fikri geldi. Ve inanır mısınız hem lezzet hem görüntü bakımından inanılmaz bir pasta yaptım. Peki bu benden beklenir miydi? Ben mutfakta sadece Türk kahvesi bağlamında başarılı değil miydim eskiden? Eeee bu son zamanlarda yaptığım kurabiyeler, pastalar, kekler ne oluyor? Bir de zevk alıyorum yaparken! BANA NELER OLUYOR?

Ehem, evet efendim, paper'ımızda epeycene, güzelcene ilerledikten sonra bir de ne öğrenelim, meğer bu konferansı düzenleyen üniversite bir paper zorunluluğu koymamış, ama yazarsan iyi olur sonra isterler misterler dediler. Bu kadar ilerledik, yazacağız elbet. Son kısımdayım zaten. Sonra sunum kısmı gelecek, ki bu kısım son derece eğlenceli olacağından sorun yok. Diye düşünüyorum. Bakalım.

Acıktım. Şaşırdınız mı?

-----
For Marika; Yes, I baked these cupcakes you see in the photos. And yeah, it is, I'm not sure how I should put it, let's say weird since I have never been a, I don't know how to put it either, well, "cook", I guess. But nowadayi I keep baking cakes, cookies and guess what? They turn out to be extremely delicious. However, the most crazy thing about this baking stuff is that I actually enjoy it. I enjoy it a lot. On Saturday, I made a birthday cake for a friend. Yesterdray, I made these cupcakes. I keep going on recipe websites and looking for recipes to make. What's up with me? No idea.
Paper is going very well, in fact, I only have to do the last section. But I found out that no paper was required. They only wanted a presentation. Still, they suggested I write one since someone may ask for my study. I'm, of course, going to conclude my paper. I worked on it a lot but you know, it kind of makes me dissapointed. Anyways, I'm feeling fine today.

5 Şubat 2010

Ehem, ne desem bilemiyorum. Bu aralar yaptığım şeyleri ilginç bulmadığımdan sanıyorum. Kafamda bir fotoğraf+öykü fikri var ama... Ne işe yarayacaksa.

Dün komik gündü. Aslında işi daralmış bir biçimde terk etmiştim. Sonra İbo ve Çağatay'la buluştum, sonra felaket eğlendik. Temelde hepimizin yakın görevleri olduğu çeşitli hayaller kurduk. Tabii hiç aydınlatıcı olmadı, değil mi? Yani mesela Las Vegas'ta kumarhane işletsek kim ne olurdu onu sorguladık. Ardından gelen beach club işletsek kim ne olurdu sorusuna verilen cevaplar bir öncekine çok yakındı. Bu tarz geyikler.

Dün değil de önceki gün sonunda "Canım Sevgilim İnés"i okumaya başladım. Isabel Allende'ye aşığım sanırım. Evet, olabilir.

Paper bir süredir pek gitmiyor. Yetişecek, orası kesin de boşa geçirdiğim vakitler bana hep koyar. Bilirsiniz. İzin çıktı. Gitmem kesinleşti.

----------------------------------------------------
For Marika: I have nothing much to say since I'm one boring person. I'm thinking about a photo-story thing to be uploaded on Flickr, which, I believe, will be of no use.
Yesterday, I had another mood swing then I met my friends İbo and Çağatay and, yeah, we had fun speaking of... Nothing serious really.
I've just started reading "Inés of My Soul" by Isabel Allende, my fave writer. I'm in love with her. And nowadays, I'm not very occupied with my paper. It's okay since I have time but I'm obsessed with not spending my time in vain, which is basically what I do at the moment. Oh well...

1 Şubat 2010



http://americanstudies.uni-leipzig.de/asl-gradconference2010/conference : Bu linki yollamışlar, sağolsunlar, kalp krizi geçirmek üzereyim heyecandan. Gereksiz yere telaşlandım, sanki daha önce hiç sunum yapmadım. Sakin... Sakin!


Haftasonu hiç yazmadığım için özür dilerim. Pek bir koşuşturma halinde geçti. Bir de Flickr'a kitlenmiş durumdayım. Cumartesi gece yarısı düğünden dönüp flickr kontrol etmek de neyin nesi? Sapık mısın sen?


Bu arada Sherlock Holmes'u izlediğimi söylemiş miydim? Söylemiş bulundum. Eğlenceliydi epey, ben eğlendim, sizden banane. Bir de Up in the Air izledim dün. O çok iyiydi, ben takdir ettim, sizden banane. Aman işte izleyiverin, elinize mi yapışır.

Bugün birazcık ters miyim acaba? Sanıyorum öyleyim. Görünüşümle ilgili bir takım konularda bir takım takıntılarım olmuş; mesela gri far üzerine siyah kalem. Mesela topuklu, uzun çizmelerim. Bugün ne gri farım ne çizmelerim var üzerimde. Kendimi fiziksel olarak epey kötü hissetmekteyim. Böyle şeyleri büyütüyor olduğum için de gerizekalı gibi...


Evet, yine bir bokeh yapıştırdım kayda... Bu defa tam bokeh oldu ama, kendimlen gurur bile duydum. Oley.

--------------------------------------------------------------------------------------


For Marika: You know about the paper and conference I've already mentioned. The link in the very first paragraph is about the conference and as you can see information about the participants and their abstracts are included. Among them, you can also see mine. Yeah, I've just seen mine and now I became dangerously nervous.
I also became obsessed with flickr nowadays. I go on flickr in the middle of the night to check what's new. And I recommended the movies "Sherlock Holmes" and "Up in the Air." I've just seen them and I enjoyed them both.
I don't really feel very fine today. I have serious issues about my make-up and stuff :) I'm not happy with the way I look today and I believe I am stupid enough to make my looks an issue. Yeah, I'm so grumpy. Whatever.

27 Ocak 2010

Bugüne ananemi özleyerek başladım (yine.) Feyza bir keresinde bir yerden sonra bu tür kayıpların uzak bir ülkede yaşayan akraba özlemine döndüğünü söylemişti. Bu sabah gerçekten öyle hissettim. Sanki bir tatilim olsa da bir yere gitsem ananemi görebilecekmişim gibi... Ne bileyim, mesela Leipzig'de ananemi bulabilecekmişim hissi var içimde.

Dün Nihan ve Cansen'i gördüm. Nihan'ın yine kafası karışıktı, Cansen de kariyer derdine düşmüştü :) Cansen'le karşılıklı çocuk doğurmayı istiyor olmayı diledik. İstemiyoruz. Tabii çocuk sahibi olmak bu durumda sadece bir örnek, ya da herşeyin çözümü, erken dağıldık, ben dağıldım en azından. Onlar sonra ne yaptılar bilmiyorum ama anneme bir düğün-dernek olayı için elbise almamız gerektiğinden ben erken kaçtım. Bir haftasonu Ankara kaçamağı yapma hayali kurduk. Ohannesburger'de tıkındık. Ben başarılı buldum, Nihan pek beğenmedi falan filan. Lucy in the Sky with Diamonds çalan mekana ben mekan derim :)



Şimdi ne yapacağım? Paper'a devam edeceğim elbet. Tam olarak kafamda oturtamadığım bir takım şeyler olsa da hızlı ilerliyorum.

Son olarak, bu aşağıdakinin posterini nasıl istiyorum belirtmek istedim. (Clem'e taş, baş yarar.)




Ha bir de Marika diye bir arkadaş edindim. Başka bir blogger. Bundan sonra onun için en alt kısma İngilizce bir iki cümle yazacağım, ne yapıyor bu sapık diye düşünmeyin.

-----
For Marika: Okay, I started talking about my grandma. Unfortunately, we lost her last summer. A friend of mine once told me that when you lose someone, in time the grief turns into yearning. It feels as if that person only lives far away and one day you'll get to see him/her again. This morning that was what I exactly felt.
And I spoke about yesterday. I met two dear friends called Nihan and Cansen. One will graduate from univesity this year so she is a bit nervous about the future. Like me, she is unsure about what she expects from life. We agreed on the idea that if our only aim was to have babies, then life would be easy :)
I am working on a paper at the moment. I am a masters student in an American Culture and Literature Department and I will be attending to a conference in Leipzig this March. I took up the habit to write about how I am doing on it each day. I'm going fine.
I told my few readers about you and how I wanted a poster of the picture above from Breakfast at Tiffany's. Yeah, so that's it. Not very summing-up, are they?

26 Ocak 2010


Bazı bazı bir gün önce yazdığım kayıtları okuyorum ve yazdıklarımdan hiç memnun kalmıyorum. Ne rezalet, ne özensiz cümleler onlar öyle. Bir insan sekiz satırlık bir kaydın içinde toplam 19087 kez "sormak" fiilini kullanabilir mi? Kullanır. Bakınız; dünkü blog kaydım.

Neyse, bu ara çok dalgalıyım. 3 saniyede bir mod değiştirebiliyorum. Mutluluk bu olsa gerek!

Dün paper'ımın giriş kısmını yazdım, sanırım düşündüğümden daha hızlı ilerleyeceğim. İyidir, güzeldir, hoştur.

Bir de bu ara flickr seviyorum. O da beni seviyor.

Saygın says; "Son 31 yılın en soğuk gecesiymiş." İstanbullu arkadaşlara başarılar diler gözlerinden öperim. (Dünmüş lan o, soğuklar gidiyomuş.)

Ayrıcana Pınar Hanım'a da sevgiler.


25 Ocak 2010

Gece rüyamda Jose Saramago'nun öldüğünü gördüm, sabah ilk işim durumu google'latmak oldu. Yaşıyor. Tabii ben bunu öğreninceye kadar kalbim sıkıştı durdu.

Sanırım ilk "Körlük"ü okumuştum. Kitap bitince kendime "Nasıl Jose Saramago olunur?" diye sormuştum. Bu sorunun farklı yazar versiyonlarını kendime sormuştum önceden. Aslında ben sürekli kendime böyle erdeme ulaşma amacı güden sorular sormuşumdur. Cevap bulamadım tahmin edebileceğiniz üzere, ve sonunda soru sormayı bıraktım. Whatever works yani :)

Bir de "Görmek"i okurken bir adam yanıma yaklaşıp "Körlük'ü okudun mu?" diye sormuştu. Ne güzel değil mi? Bence güzel.

İki gündür parmaklarımı parçalarcasına yiyorum. Hadi bakalım.

24 Ocak 2010


Böhü... Up'ı tekrardan izleyip bir kez daha ağlamak...

Dün eğlenceliydi. Bugün eğlenceliydi. Beni bekleyen bir Liepzig sunumu var önümde, güzel moral depoladım, evet.

Yalnız, yüzbinyıl sonra bir ana haber bülteni izleyim dedim, sinirlerim bozuldu :) Bir yığın gerizekalıymışız gibi davranılıyor. Evet.

Bir de soğuk. Sanırım söyleyecek pek fazla şeyim yokmuş. Maksat yazmak. Çalkantılı bir ruh, ehöy! Bazen ard arda dizdiğim kelimeler manyakmışım izlenimi veriyormuş gibi geliyor. Üst çapraz komşumuzun küçük oğlu apartmanı yıkmaya niyetli. Evet.

Eheh. Evet.

23 Ocak 2010

Günaydın!

Hoşçakal finaller, hoşçakal gözetmenlikler! Merhaba üç haftalık tatil!.. Son kısım biraz kendini kandırma oldu. Üç hafta boyunca işe gideceğiz tabii. Yine de bir mutluluk, bir rahatlık söz konusu. Her zaman olduğu gibi kafamdan "şunu yapayım, bunu yapayım, şunu da yapayım, buna da koşayım" gibisinden planlar geçmekte. Ancak biliyoruz ki, bu sınavsız üç hafta benim için sadece bir gezme, eğlenme ve Leipzig sunumunu hazırlama dönemi olacak. İbo da 5 hafta boyunca buradaymış zaten. Deliler gibisinden eğleniriz ki biz. Evet, mutluyum. Şu anda yatağımın içinde bunları yazıyor olmaktan bile mutluluk duyuyorum. Gerçi odam mantık çerçevesinin ötesinde dağınık durmaya devam ediyor. Halbuki kendi kendine toplanıverse hepimiz mutlu olacağız.

Gelelim dün Ekin ve Başak'la eve dönerken arabada karaladığım daraltıcı satırlara. Evet, onları yazmaktan vazgeçtim. Kendini son derece iyi hissederken neden olumsuz şeyler yazasın? Değil mi? Sadece dün canımı sıkan bir takım şeyler oldu demek yeterli olacaktır sanıyorum. Merak eden özele gelsin :)

Bu aralar bu köpek bana çok düşkün, sürekli kendini sevdirmek istiyor. Neden acaba? Açıklaması olan? Yaşlandı, ölecek gibi yorumlar yapan olursa burunlarını kırarım o kişilerin. Zaten ödüm patlıyor o konuyla ilgili olarak!

Son olaraki Bu bokeh denemeleri benden Mete'ye gelsin:


19 Ocak 2010

Sınav Günlükleri

21:18 - Konuların üzerinden tamamıyle geçildi. Son anlarda biraz hız kaybedilse de konuları iyice oturtmak için bolca vakit bulunmakta.

- 2 adet çikolatalı kapuçino, 1 adet içinde sekiz kaşık neskafe bulunan sade kahve, 2 bardak demleme çay tüketildi.

- Öğlen yemeği hazırlanırken tereyağı kaşıklandı (evet, evet iğrencim, biliyorum.) Ne demiş Julie "Çok fazla tereyağı diye birşey yoktur."

- Akşam yemeği niyetine bilmemkaç tane ekler pasta yenecek!

- Ara ara köpekle güreş tutuldu.

- Ara ara balkona çıkıldı.

- Ara ara tavan izlendi.

- Dosyalanan final teslimleri gururla incelendi.

- Bunları yazarken saat 21:24'ü buldu.

- Evet.

18 Ocak 2010

Bugün, bir anlık o bildik panik. He he he. Anlık-bildik-panik sendromu. He he he he.

Evet, uykum var. Yorgunum. Gün içinde bir ara daraldım. Paniğe kapıldım. Dediğim gibi bildik panikti bu. "Eyvah sınav var!"dan ziyade bilinmezlik, nasıl desem, o bildik bilinmezlik mi desem, yoksa sadece bildik panik mi desem, anlatamadım ki yine. Sonuç olarak geçti. Aslında bahsetmesem bile olurmuş. Hatta olumsuz şeylerden bahsetmeyi sevmediğimi yüzlerce kez söyledim, ama yine bahsediyorum işte. Ve silmeyeceğim. Neden sileyim ki? Koca bir paragraf oldu. Siz bu devirde koca bir paragraf yazmak ne kadar zor biliyor musunuz? HA?

Ondan önce, okuldayken Ekin ve Cumhur'la karşılaştım. Meğer Başak gelmiş okula, onu aldım, odama götürdüm. Odamda takılıp özlem giderdik biraz. Sonra çıkma vaktim geldi, Başak'ı Ekin ve Cumhur'a teslim edip çıktım.

Evde çok çılgın şeyler olmadı. Yine dünyayı yedim. Günde iki ekler pastayı alışkanlık haline getirmiş olmam da işin cabası. Bu bünye böyle kalmaya devam ettiği sürece sorun yok. Ya etmezse diye düşünüyorum bazı bazı; düşünüyorum düşünmesine de "Amaaaaaan!" diye tepki veriyorum ardından ve tıkınmaya devam.

Neyse, bir ara ders başına oturdum. Dedim ya yarım saatlik düzeltme var diye. Onun başına işte. Gayriresmî olarak "Tim Burton'ın Johnny Depp'i, David Fincher'ın Brad Pitt'i varsa Bizim de (Ben, Clem' ve Christopher Nolan) Christian Bale'imiz var" ismini almış star analizimiz hızlı hızlı bitti gerçekten de. Sonra oyun drama analizine geldik, bir de ne görelim, EKSİKLER VAR. Panik yaptık tabii. Sinirlerimizi bozduk (Bu arada Ben, Clem' ve Christopher Nolan'dan bahsetmiyorum.) Neyse sonra hallettik, ama iyicene yorulmuştuk ve saat yarımı bulmuştu. Uyumaya karar verdik. Ancak önce vefalı bir blog yazarı olduğumuz için blogumuzu bir güzel döşeyelim dedik. Döşemeden önce bir kısım ıvırzıvırıvırzıvırıvırzıvır işlerle uğraştık. Böylelikle saati bir etmeyi başardık. Şimdi ufak ufak uykuya dalalım diyoruz, rüyamızda "Cover Babe" konseptli ayna görmeyi diliyoruz (Pın Hanım Kızımıza selamlar.)

Son olarak; merak ediyorum ben de kronik yorgunluk sendromu olabilir mi? He he. Abartalım güzelleşelim.

17 Ocak 2010


Sanıyorum-bu-defa-çatlıyorum.

Çok yedim çok! Akşam yemeğinin hemen ardından iki büyük boy ekler pasta yemek kesinlikle sağlığa zararlıdır. İki büklüm olmuş kıvranırken blog yazmak da epey zordur. Bu iştah ne olacak peki? O ilk zamanlarki kadar abartılı değil iştahım. Yine de idare ediyoruz işte. Öööh, acilen yemek konusunu değiştirmeliyim çünkü yediklerimi düşündükçe midesel olarak pek iyi hissetmiyorum.

En son cuma yazmıştım değil mi? İyi hissetmediğimi söyleyip geçmiştim sanırım. Evet, o gün bir yığın şapşallığın ardından bir saat kadar Cem ve Çağatayla dışarı çıktım. Sonra eve geldim, 3'e kadar oturup Christian'ı bitirdim. Oleyyyy oleyyyyy oleyyyyyyyy! Resmi olarak bütün teslim edilesi ödevlerimi bitirmiş bulunmaktayım. Tabii aklımda eklenecek bir takım noktalar bulunmakta ama onlar dikkatimi toplarsam (dikkatimi toplamam önemli bir husus) eğer yarım saat içinde bitecek şeyler.

Sonra ne yaptım. Cumartesi akşamı dediğim gibi doğum günü muhabbetleri... Dans etmeyi özlemişim ve unutmuşum. Eğlendik ama ortak bir "aaaa bunu saymayız" kararı aldık (Özge'ye sevgilerle). Bugün iki gözetmenliğime girdim (pazar, evet, olsun), evime döndüm, ense film ense film... Murat Hoca'nın sınavının konularının bulunduğu kaynakları bulup kenara koymak ve Mete'yle iki çift laf etmek amacıyla bilgisayarın başına geçtim. Biraz dağıldım, şimdi toparlanıp defolup gideceğim çünkü senden hiç hoşlanmıyorum sevgili laptop!

Çok yorgunum. And thaaaaaaaaaat's fiiiiiiineeeee....

15 Ocak 2010

"Dearly Beloved, are you listening? I can't remember a word that you were saying."

Uyandığımda kafamda Green Day'in Homecoming'inin Dearly Beloved kısmı dönüyordu.

Bugün yine güzel bir gün değil. Christian Bale bekliyor yazayım diye ama bir türlü o akademik enerjiyi bulamıyorum içimde. Bugün bitmeli artık star analizim. Zaten içime sinmiyor bir türlü yaptığım şeyler.

Yaherneyse, sevmiyorum böyle daraltıcı şeyler yazmayı. Susmayı tercih ediyorum.

Yarın akşam yüz yıl sonra Doğa ve Memo'yu göreceğim. Nım nınım nınım nım.

13 Ocak 2010

Öyk, az önce 1 litre süt içtim. Sanırım kusmak üzereyim. Oluyor böyle ara ara... Kemik erimesi die panik yapıp abanıyorum süte sonra 2 ay boyunca kahvenin içinde bile içmiyorum. Neyse.

Odam mantık sınırlarının ötesinde dağınık. Durumdan rahatsız mıyım? Hayır.

Yine o tanıdık huzursuzluk...

Drama analizim bitti. Star analizi duruyor. Bugün bitireceğime gönülden inanmıştım. saat 17:18, yani bitmesi imkansız. Başlarsam şaşırtıcı olurdu.

Yarın sabahın bir köründe gözetmenlik var.

Daraldım mı ne?

Çiçeklerimi balkonda unutmuşum, getireyim bari, belki nergis kokusu beni kendime getirir. Nergis bana Karaburun'u anımsatıyor. Karaburun'u anımsamak istemiyorum.

11 Ocak 2010

Bugün tarihli otobüs yolculuğunda akıldan geçenler:

-Dinlemem gerekenden fazla Romantik Radyo dinliyorum. Ovırdoz.
-Şaşkınlıktan küçük dilimi yuttum bugün. İlk sınavımdan çıkmış emin adımlarla kantine doğru ilerliyordum. Tam o sırada gözüme bir Jnbn ilişti. "Yok canım." diyerekten Jnbn'nin olduğu tarafa doğru döndüm ve... O da nesi? Jnbn gerçekten oradaydı. İçim neşeyle doldu.
-Otobüste yanıma oturan sigara/rakı kokulu kişilerin soyunu kırmak istiyorum. Hayvan gibi ırkçıyım. Ohhhh, bir de yazdıklarımı okumaya çalışıyor dayı. Var mı öyle rakı cesaretiyle onun bunun işine burnunu sokmak amca? Yok.
-Bilirsiniz benden gizlice benimle ilgili planlar yapılmasından hoşlanmam. Bu bir uyarı olabilir.
- Tabii bu gizli plan bir sürpriz doğum günü partisiyse eğer iş değişir.

Bugün tarihli metro olculuğunda akıldan geçenler:

-Hayat çok tuhaf! Seni bilinçli olarak metro kaçırmaya itiyor namussuz. Fark etmez gerçi, zaten koşmayacaktım.
-Çantamda yok yok. Zavallı küp olarak düşünülmüş ve tasarlanmış (Ekin&Cumhur'a selamlar) şey... Günün birinde çatlayacak.
- "Aç" diye bir meslek var mı? Varsa kariyerimi bu alanda yapmayı düşünüyorum. Zira yarım saatte bir acıkıyorum. Ufak ufak atıştırmalarla açlığımı bastırıyorum. Ancak yanında birşey yokken yakalanmışsan ve seni sarsan, kalabalık bir toplu taşıma aracı içindeysen şayet mide bulantısı kaçınılmaz oluyor.
-En çok da "pretendyou'redead" sahnesinden etkilenmişim.
-Geçen sene Mete'ciğimin hediye ettiği deftere her yerde gönül rahatlığıyla birşeyler yazabiliyordum. Bir senede ne değişti de insanlar bana beyin ameliyatı yapıyormuşum gibi bakıyor şu düşünceleri yazdığım esnada?
-Bence "How I Met Your Mother" isimli dizinin "mother" kısmını "maadır" diye telaffuz etmeyen Türklere azınlık hakkı verilsin.
-Çok cıvıdım çünkü çok sıkıldım. Çok sıkıldım çünkü çok cıvıdım. Çok cıvıdım çünkü çok sıkıldım. Çok sıkıldım çünkü çok cıvıdım. Çok cıvıdım çünkü çok sıkıldım. Çok sıkıldım çünkü çok cıvıdım. Çok cıvıdım çünkü çok sıkıldım. Çok sıkıldım çünkü çok cıvıdım. Çok cıvıdım çünkü çok sıkıldım. Çok sıkıldım çünkü çok cıvıdım. Çok cıvıdım çünkü çok sıkıldım. Çok sıkıldım çünkü çok cıvıdım. Çok cıvıdım çünkü çok sıkıldım. Çok sıkıldım çünkü çok cıvıdım. dım dım dım. dıma dıma dım. Alexander Dumas. d'Artagnan, Athos, Porthos, Aramis, Aragorn.





(Dad knows how to make my day. He buys me flowers.)

Meme kanseri farkındalığı adına feysbukta sütyen rengi teşhir etmece eylemine tepkiliyim arkadaşım. Bu ne be? Oturduğumuz yerden bilmemne için bilmemkaç kişi toplayıp grup kuralım., yok farkındalığı arttırmak için iletilerimizi bilmemne yapalım... Eeee, davası uğruna eyleme geçen kimseler nerdeler? Hani? Yemişim bu ve bunun gibi eylemleri...
Sevim'den not: "Sıkıysa sütyenli fotoğraflarınızı çekip profil fotoğrafı yapın ulen!"

10 Ocak 2010

Bir de dün kendimi forumdaki çocuk treninin altına attım. Çocuk düştü vagondan, en öndeki vagonda oturuyordu, hemen ana zımbırtının arkasındaki... İki vagon arasına düştü, ben de kendimi attım kurtarmak için kızı. Pançosu sıkıştı tekerleğin altına, kalkamadı kalkamadıkça panik oldu. Treni kullanan görevli de birazcık geri gitmeyi beceremedi. Bir kısım boğuşmadan sonra kurtardım pançoyu. Ağlamıyordu velet, ne zaman tavuk annesi gelip çığırdı o zaman ağlamaya başladı. Çocuk bakmak çok zor iş. Cidden bak.


Panik atağını "Hass... Marlon Brando bile öldü!" diyerek geçiriyorsan, yağmurun altına kendini atma ihtiyacı hissediyor ve bu ihtiyacını karşılıyorsan (yeterince ıslanamamak da var tabii), yazman gereken makalenin bilmemkaç saatte sadece 3/4 sayfasını yazabilecek kapasiteye sahipsen eğer Ilgın'sın demektir. Ya ve de da dünya üzerinde yaşayan bir insansın...

Sanıyorum ki bu paragraf tüm haftasonumu özetledi. (+Nur&Ilgınshoppingmania, Empire of the Sun, Shaft -Ah Christian beni ne hallere düşürdün!-)

Ha, proposal'ım kabul oldu lan. Leipzig yolları taştan, çıkardın THY beni baştan.

Şimdi kaydet, sonra yayınla. Fotoğraf ekleyeceğim de canım benim.


- Ve neredeyse iki sayfa olan bir ödev...

6 Ocak 2010





I'm sorry I'm late.

Sunum, heyecan, şamata derken yine bir iki gün salladım seni be blog. Severim seni ama bilirsin, dönerim kuzu kuzu.

Sunumum sanıyorum gayet başarılı geçti. En başlatda heyecandan kalp krizi geçiriyormuş gibi bir hisse kapılsam da sonradan açıldıkça açıldım, hatta komiklikler bile yaptım.

Hımmm, let me tell you about my final paper, blog. Şimdi Seçil Hoca'nın dersi vardı ya, böyle çeşitli filmler izleyip çeşitli analizler yapıyorduk. Hani şu gerçek olamayacak kadar güzel olan ama gerçek olan ders... İşte o dersin finali için ne yapacağıma karar verdim. Star analizi yapıyorum. Christian Bale'i analiz edeceğim ehe (Mete'ye teşekkürler.) O yüzden bu ara deli bir biçimde izlemediğim Bale filmlerine dalmış bulumaktayım. Lan! Terminator Salvation izledim Bale uğruna! Damla'ylan (Clem') gidecektik ilk çıktığında, sonra yalan oldu o iş. Yalan olduktan sonra ben de bir adam uğruna gidip Terminator izliecek adam mısın sen be diye sorgulamıştım kendimi. Bu çeşit burnu havadalıklar, afralar, tafralar, "ıııh izlemem"ler derken hakkatten izlememiştim filmi.

Film hakkında ne mi düşünüyorum? Düşünmüyorum. Terminator işte. Zaten Alien sevmiyorum diye bir takım Alien sever kitlesi tarafından eleştirilmekteyim. Bu satırlarla da Terminator'cılar üstüme saldıracak diye korkmuyor değilim. Ancak teee blog'a başlarken ne dedik? Ne dedik ha? Bunları öğrenin sorucam sonra demedim mi ben size!?!?! Hani cevap? HANİ!?!?!

Şey demiştik ya, dürüstüklük. De bu durumun o konuyla alakası yok. Amaç hayatımın iki saatini McG'nin çektiği bir Terminator izlemekle harcamış olmam üzerine duyduğum öfkemsi duyguları bir nebze olsun hafifletmek. De şimdi de abartıyorum öyle bu ne lan denecek bir film de değildi. Yani neler izledim lan ben! Zevk olsun diye uyduruk film izleyen bir insanım ben. Terminator'ü de keyifli keyifli izledim. Sadece tatmin olmadım. Olay o. Of be ya, ne konuştum.

Neyse, yukarıda gördükleriniz, yeni yıl dileklerimin bir tanesinin gerçekleştiğinin fotoğraflarıdır. Evet tavansal fotoğraflar bitti. Hepsini bir arada yayınlayarak bu işten kurtulayım dedim. Yukarıdan aşağıya: Ebeveyn odası (ehö), salon, mutfak.

Yatağım...

3 Ocak 2010

Eve manyak bir kedi dadandı iki gündür. Tip sinsice ön balkon panjurlarına tırnaklarını geçire geçire tırmanıyor sonra kendini balkona atıyor ve kıyın kıyın Topik'in yemeğine burnunu sokuyor. Tabii bizimki bunu fark edip basıyor yaygarayı. Topik'in "Topik sus canım, sus güzelim, sus lanet hayvan!"larımızı ciddiye almamasından anlıyoruz kedinin balkona girdiğini. Arsız kedi bizimkini sallamıyor. Ne zaman biz çıkıyoruz balkona onu kovmak üzere sallana sallana gidiyor. Sanki onu kendi evinden çıkarıyormuşuz gibi hissettiriyor bize. Evet, manyak insanları çeken biriyim. Bir yığın deli maceram olmuştur şimdiye kadar (ve ben bu deli maceralarımı bıkmadan usanmadan anlatmışımdır herkese.) Anlaşılan o ki manyak hayvanları da çekiyorum. Ya da Topik çekiyor.

Sunum mu?
Bitiyor, yarın vidyo midyo bakacağım. Yalnız içime sinmeyen birşeyler var. Of.

Ha, dün film izlemedim.

2 Ocak 2010

MAKALE KISMI BİTTİ!

Bunu Pink'le kutlayalım dedim size güzelcene playlist hazırladım, konsepte uyumlu olsun diye pembe seçtim playlistin arkaplanını. Fakat görüyorsunuz ki çok dürt oldu sevgili listemiz. Ama değiştirmeyi düşünmüyorum. Ehühö.


En son Can'la yaptığımız feminizm sunumunda Can Pink-Stupid Girls'ü sunuma ekledi. Bende de bir Pink takıntısı başladı. Son bilmemkaç gündür Pink dinliyorum. Sanırım bu ara Funhouse albümünü çevirip duracağım. Eğer mixpod kastırmazsa The Bedroom Walls'u Pink'le değiştirebilirim.

Pink-Funhouse brought to you by Mete Güre.

Ve, evet, makale kısmı bitmek üzere. Bu akşam film izlemeyen kötübişi olsun.

1 Ocak 2010


Yeni yılın ikinci gününün ikinci saatinin yarısına gelmiş bulunmaktayım. Kıbrıs'la uğraşmaktayım. Bundan 24 saat önce sokaktaydım. Evde geçirme kararı aldığım 31 Aralık-1 Ocak çılgınlığı saat gece 1 sularına doğru Cem ve Çağatay'la yapılan görüşmeler sonucunda son buldu ve kendimi sokağa attım. Üç sularında eve döndüm. Sanırım 3.30'a doğru uyumuştum. Sonra uyandım, ne zaman olduğunu tam olarak hatırlamamakla birlikte derse başladığımı anımsadığımı söyleyebilirim. Kah o kah bu kah şu şeklinde sekteye uğrayan sunum hazırlama sürecim gecenin bu saatinde iyice can sıkıcı bir hal almaya başladı. Son derece uykum bulunmakta ve bunun sonucu olarak saçmalamaktayım. Korkum makalenin bu saatlerde yazdığım kısımlarının anlaşılmaz olmasıdır.

Sabah ola hayrola artık, bakalım. Ambargoyu da kaldırdıktan sonra geceye son vereceğim. Yarın son hız devam. Tabii sırtımın ağrısı ölümüme yol açmazsa...

Nasıl film izlemek istiyorum anlatamam. Öyle ki akşam yemeği sırasında James Bond'a kitlenmiş buldum kendimi. Yalnız James Bond'un James Bond için bazen son derece salak olduğunu fark ettim.

Ya ben ne diyecektim? Hah, iyi seneler.